Armat - national platform
Oturum
1

....

2
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için kaydolun
Bizi kendiniz hakkında biraz bilgilendirin
Tamamlandı
Giriş yap
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için oturum açın
Giriş yap
Şifrenizi mi unuttunuz?

Ya da sosyal ağ üzerinden bize katılın

Gönder
Giriş yap
Oturum
 Türk tarihçi Taner Akçam: Bazı yönleriyle Ermeni soykırımı ve Türklerin sessizliği

Türk tarihçi Taner Akçam: Bazı yönleriyle Ermeni soykırımı ve Türklerin sessizliği

Bölüm 1 - Türklerin milli benliği ve bazı özellikleri

Irkçılık, İlkesizlik ideolojisi ve  soykırım

Yazarlarının ermeni ve Yahudi soykırımı arasında bağlantı buldukları pek çok eser var, ve bu çalışmaların asıl amacı olayı tanımlamak. Bunların sebebi sadece Türkiye’nin soykırımı kabullenmemesi değil, aynı zamanda ermeni olayına Yahudi tarafından yaklaşmak. Yahudi tarihinde önemli rol oynayan faktörleri, ermeni soykırımında da bulmaya çalışıyorlar. Bence bu şekilde soykırımın karakterini ve özelliklerini anlayamayız.

Peki ya Ermeni soykırımında ırkçılığın rolü ne? bazıları ermeni soykırımında en önemli faktörün Türklerin ırkçılığı olduğunu söylüyorlar. Ben tam tersine katılıyorum. Türklerde, Yahudilerin olayında olduğu gibi, Ermenilerin ırkına karşı olan bir teori yada ideoloji yoktu. 1880 yıllarından itibaren halk arasında gelişen ideolojilerde hiç antisemitizm, Ermenileri ırk olarak yok etme fikri asla yoktu.

Ermeni ve  Türk muhalefetleri on yıllar boyunca birlikte savaştılar, birlikte 1908 devrimini gerçekleştirip birlikte kutladılar. Birinci dünya savaşına kadar bile Jön Türklerle ermeni gruplarının arasında bazı çekişmeler olsa da, sahip oldukları ilişkilerin ırkçılıkla uzaktan yakından alakası yoktu.

Irkçılık hiçbir zaman Osmanlı hükümeti ve çevresinin huyu değildi, bu yüzden Ermeni ırkının yok edilmesine dair resmi kararı kanıtlayan belge aramak boşuna zaman kaybı olur.

Bu konuda Ermenilerin tümünü göndermeyip, bir kısmına zorla islamı kabul ettirip hayatta bırakılmaları, ve savaştan sonra onlarla sınırları hakkında görüşmeler yapmaları tanıklık edebilir.

Ermenilerin katliamının amacı onları ırk olarak ortadan kaldırmak değildi,  asıl amaç daha fazla tehdit olmamaları için ermeni nüfusunu olabildiğince azaltmaktı ki, bunu zaten Müslüman halkı Ermenilerle karşı karşıya getirmek için kullandılar.

Türk milliyetçileri almanlardan ayıran en önemli özellik- onların aşırı pragmatik olmalarıdır. Türk hükümetinin gücü ilkesiz ideolojisiydi. İdeolojinin böyle karışık ve dağınık olmasının sebebi 600 yıllık yüce imparatorluğun hükümdarlarının torunlarının izlediği devlet felsefesiydi: her ideolojinin en önemli kriteri işe yaramasıydı, devlet içinde bulunduğu duruma göre ideolojisini kendi çıkarları için değiştiriyordu. Yüzyıllar boyunca devlettekiler sadece bir prensibe sadık kaldı- ne pahasına olursa olsun imparatorluğun varlığını sürdürmek.

Veberin ifadesini kullanırsak hükümette teknokratik ve rasyonel bir elitin varlığından bahsedebiliriz. Devlettkilerin böyle bir düşünme tarzına sahip olmalarının sebebi ise osmanlı halkıydı, devlettekiler ve halkın arasında adeta bir uçurum vardı. Aradaki bu farkı herkese hitap edecek bir ideolojiyle doldurmak istediler. Hükümdarlar ideolojilere oldukça mantıklı yaklaşıyorlardı: o anda devlete en çok fayda getirecek olanı seçiyorlardı. Mesela türk milliyetçiliğinin atalarından biri olan Yusuf Akçur. ‘Üçlü Politika’ eserinde Pantürkizm ilkesini ‘devlete olan faydalarına’ göre koruyor. 

Soykırım ve yazılı belge kullanma geleneği

Osmanlı-Türk yöneticilerin diğer ilginç yanı ise yazılı belgelere karşı tutumlarıydı. Osmanlıların bu düşünme tarzını bilmeyen Batılı ve Ermeni araştırmacılar adeta bir tuzağa düşüyor. Olanlar ve yazılı belgeler arasında direkt bağlantı kurmaya ermenileri yok etme planları ve emirleri bılmaya çalışarak zamanlarını harcayıp bulamayınca da belgelerin kasıtlı olarak imha edildiği teorisini yürütüyorlar. Ve hatta bazıları gerçekliği meçhul olan belgeri paylaşmaktan bile çekinmiyor.

En önemli hataları ise gerçek hayatta yaşananların o belgelere direkt olarak bağlı olduklarını düşünmeleri. Diğer yandan mantıklı eğer soykırım varsa bunu tasdikleyen bir yazılı belge olması gerekirdi. Ama aslına bakarsanız osmanlıda yazılı belgeler sadece olayların açıklaması için değil aynı zamanda bahsedilen olayların manupilasyonu için kullanılırdı. Bu bürokratik bakış açısının asıl amacıysa kağıtlarda herşeyin doğru ve başarılı gözükmesi için gerçekleri feda etmeleriydi. Bu kararlar önce sözde alınır, sonra kağıda dökülürdü. Bununla birlikte sınır dışı etme kararını aldıktan sonra bile devlettekiler elçilerine ısrarla sınır dışı etme söylentileri kuru iftiradır demeye devam etmişlerdi. Bu şekilde kendi elçilerini bile kandırmış oldular.

İşte bu yüzden türk arşivlerinde soykırımı tasdikleyen belge arayan araştırmacılar ermenilere kötü davranan görevlilere açılan soruşturmaları görünce şok olacaklar. Savaş bakanlığında ermenilerin deportasyonu sırasında yolsuzluk yapıp kanunları suistimal edenleri takip edip cezalandırmak için 1918e kadar işlevini sürdüren bir komisyon açılmıştı. Net rakamı 1397 olan suçluarın çoğu ya hapse atıldı, yada idam edildi.

Bu şekilde gerçekleri yansıtmayan osmanlı-türk belgelerine bakarken bir çok hatalı sonuç çıkarabiliriz. Eski tarihli evraklar hazırlayıp, olaylara uyacak şekilde çarptırıyorlardı. Bu yüzden ermeni soykırımını kanıtlayan belge aramakla hiçbir yere varamayız. Eylemi gerçekleştiren insanların psikolojisini kanıtlamak daha önemli. Bunun içinde belgeleri araştırmada yeni bir yaklaşım kullanmalıyız.

Soykırımın sonucu olarak Anadolu’nun Türkleşmesi

Toplu katliamın mantıksızlığından hepimiz bahsederiz. Özellikle yahudilerin soykırımından bahsederken herhangi bir ‘mantık’ veya ‘çıkar’ın olmadığının delillerinin çokluğunu biliriz. Gerçekten de Yahudilerin toplu katliamı, Almanlara ekonomik yada politik bir faydası olmadı. Ama ermeni soykırımının sonuçları çok daha farklıydı. Bu hareket türklere ciddi çıkarlar sağladı. Farklı bir şekilde söylersek, ermenilerin soykırımı türkler için saçma bir ideoloji için değil, ciddi devlet çıkarları içindi.

Ve burda sadece ermenilerin varlıklarına el koyarak oluşan yeni zengin kesiminden değil, aynı zamanda soykırımdan sonra yaşanan ekonomik yıkımdada bahsetmiyoruz. Ermeniler ve yunanlarla birlikte canlılık ve refah uzun süreliğine Anadoluyu terketti.

Soykırımdan en iyi çıkarı devlet sağladı: olayların sonucunda Anadolu’da milli bir cumhuriyet kurma imkanı doğdu. Osmanlının ve Jön Türklerin yöneticileri herşeyden çok hristiyan azınlıkların anadoluyu ele geçireceklerinden korkuyorlardı. Anadolunun temizlenmesi savaştan ve ermenilerden çok daha önce başlamıştı, özellikle Balkan savaşlarından sonra devletin en önemli politikası haline gelmişti.

Eğer Anadolunun hristiyanlardan temizlenmesi ve türkleşmesinden bahsediyorsak, ermenilerin soykırımını bu olayın içinde değerlendirmemiz gerekir. Peki neden Batı Anadolunun türkleştirme politikası bir kaç olay haricinde toplu katliamsız gerçekleşmesine rağmen doğuda soykırım şeklini aldı?

Birincisi, o zaman daha savaş yoktu ve dış güçler olayı kontrol altında tutuyorlardı, Batı ülkeleri ve Rusya, aralarındaki anlaşmazlıklara rağmen hristiyan azınlıklar konusunda aynı fikirdelerdi. Savaş tehlikesi ortaya çıktıktan sonra dış müdahele ihtimali bile ortadan kalktı, Anadolu’nun Türkleşmesi rahatça gerçekleşebilirdi artık. Savaş zamanlarında yaygın bir kural vardır- savaşlar her zaman toplu katliamlar için rahat ortam yaratır.

Türk yöneticileri Batı Anadolunun türkleşmesinde toplu katliamlara yönlendirmeyen ikinci önemli sebep ise henüz herşeyi kaybetmediklerine dair olan umutlarıydı. Aralarında hala bulutlarda uçup Yüce İmparatorluk hayalleri kuranlar vardı. Ermeni soykırımında ise durum tam tersiydi- tum halk karamsarlığa tutulmuştu ve sonlarını bekliyorlardı. Artık olay sadece belirli bir bölgenin türkleşmesi değildi, adeta türk halkının yok olmasıyla alakalıydı. Yüce Turanın fikirlerini gerçekleştirmekle gerçekleştirmemek arasındalardı.

Avrupadaki kalıcı toprak kayıplarından ve Yüce Turanı kurma umutlarının yıkılmasından sonra Türklerin elinde sadece Anadolu toprakları kalmıştı. Tam bu arada türkler ellerinde kalan son kurtarılışlarını, son anavatanlarını- Anadoluyu da kaybedebilirlerdi. Anadoluya sürekli olarak gelen Balkan mülteci dalgaları, yunanların ve ermenilerin milli benliklerinin güçlenmesi devletin bu bölgedeki politikasını değiştirmesine, daha sonra da Türk Anadolu yaratma fikri çıktı.

Aslında Osmanlının Dünya Savaşını kaybetmesinden sonra ilk sorun, savaş sayesinde gündemden düşen ermeni vilayetlerinde yapılası gereken devrimlerdi. Bu devrimlerin gerçekleşmesi,Türklerin yüzyıllar süren hükümdarlıklarının sonu demekti. 19 yüzyılın 80li yıllarında bile Sultan Abdulhamid ermeni bölgelerinde Berlin Antlaşmasının 61. Maddesine göre gerçekleşmesi gereken devrimlere şiddetle karşı çıkıyordu. Sultana göre bunların gerçekleşmesi toplu türk katliamlarına yol açardı. Tabi ki farklı bir radikal çözüm vardı: Ermenilerin toplu katliamı.

Herşey en ince ayrıntılarıyla hesaplanmıştı. Anadoluda halk, sadece eğer bu bölgeler hemogen (aynı kökten) olurlarsa karşı çıkarlardı, bu yüzden ermeni halkının sayısını minimuma indirmek gerekiyordu. O zamanların teleglamlarına bakarsak, ermenilerin sayılarını azaltma politikası oldukça titiz yapılmış. Sonralara doğru dininden vazgeçenler için bile bu politika uygulamışlar. Başlangıçta zorla İslamı kabul ettirmeye çalışıp, kabul edenleri sınır dışı etmemişlerdi. Ama zamanla islamı kabul edenlerin sayısı oldukça çoğaldı, bu da devletin planlarının bozulmasına sebep oldu bu yüzden dinleri ne olursa olsun tüm ermenileri gönderme kararı aldılar.  1 haziran 1915 yılında Dış İşleri Bakanlığından şifrelenmiş bir talimatta şöyle söylenmişti: ‘Bazı ermeniler ayrı ayrı ve gruplar halinde evlerinden ayrılmamak için islama geçiyorlar. Onların da sınır dışı edilmesi lazım.’

Halkın soykırımdaki rolü

Ermeni soykırımının karakteristik özelliklerinden biri, halkında rol katılımıydı. Yahudilerin soykırımı ise sadece bürokratik bir plandı; en ince ayrıntısına kadar devlet tarafından planlanmış ve gerçekleştirilmişti.

Halk en başından beri ermenileri öldürmeye katılmıştı. En büyük sebebi zenginleşmekti. Halkın soykırımda rol almasının farklı açıklamaları olabilir, ama ben tek bir sebepten bahsetmek istiyorum.

Halk ve devlet arasında ideolojik bütünlük eksikliği yaşanıyordu, aynı yahudilerin soykırımında olduğu gibi. Devlet için halk her zaman kontrol edilmesi gereken köle topluluğuydu, bu yüzden arada ideolojik bir köprü kurulması lazımdı. Halk doğal olarak Jön Türkler hareketini desteklemiyordu.

Jön Türkler Batı medeniyeti ve modern bilimin etkisi altında olan, yarı asker-yarı vatandaş kesimden oluşuyordu. Biyolojik üstünüğün doğuştan gelen değil, beynin çalışmasıyla kazanılan bir şey olduğu kanıtlamaya çalıştılar. Bu elit-totaliter düşünceleri, halka yaklaşımlarını belirliyordu. Halk, kurtarılmayı bekleyen kutsal bir topluluktu, ve onların kurtuluşu bilimsel bir misyon, zorunluluktu. Halkın en büyük eksisi nasıl davranıp, kendilerini nasıl kurtaracaklarını bilmemeleriydi.

Osmanlı halkı dini kimliği milli kimliğinden üstün olan köylülerden oluşuyordu, Jön Türkler tarafından propagandası süren modern milli kimlik onlara yabancıydı. Bu sebeple Pantürkizm yalnızca genç subayların ve bürokratların ideolojisi haline geldi. Bu Jön Türklerin geniş halk desteğinden maruz kalmasına sebep oldu.

Ermeni soykırımı devlet ve halkın ortaklığı eksikliği yüzünden ortaya çıkıp çok uzun süren bir hastalık yüzünden gerçekleşti. Devlet yöneticileri sürekli bu atılımlarının topluluğun desteğini alıp almayacağından korkuyorlardı, ve planını kurdukları b suça halkı çekmek için yeni yollar aradı. Devlet kişisel çıkarları için onları suiistimal edip Ermenilerin mal varlıklarını ellerinden almaya teşvik etti. Müslüman halkın provoke edilmeden kendi kendine bu yola başvurduğu yerlerde ise hiç müdahale edilmedi. Sonuç olarak mal varlıklarının çalınması gibi suçların işlenmesi kişisel çıkarlar içindi. Bu şekilde devlet hem sorumluluğun bir kısmını Müslüman kesimin omuzlarına attı, hem de desteklerini kazanmış oldu.

13 Eylül 1915de mecliste kabul edilen kanun oldukça açık bir şekilde devletin amacını gözler önüne seriyor. Sınır dışı edilenlerin mal varlığı, borçları ve terk edilmiş gayrimenkulleri hakkında geçici kanun. Bu kanun sınır dışı edilenlerin tüm mal varlıklarının satışa sunulacağına, geriye dönseler bile kendi topraklarına yerleşemeyecekleri anlamına geliyordu. Bir anlamda Ermenilerin mallarını çalıp satmayı yasallaştırmıştı.

Soykırımı algılama şekli

Halkın ermeni soykırımını algılama şekli içinde oldukça ilginç bir dokunuşa sahip. Almanyada Yahudi soykırımı resmi olarak kabul edildi ve açıkça tartışılıyor, ama halk bu konudan kendi ayrı tutmaya yatkın: yaşlı kesim bu konu hakkında hiçbir şey bilmediklerini iddia ediyor. Türkiyede ise tam tersi bir resimle karşı karşıyayız: resmi olarak türkiye inatla soykırımı reddederken, hemen hemen tüm halk bu suçun işlendiğini kabul ediyor, soykırımın ayrıntıları nesilden nesile aktarılıyor. Buna rağmen devletin pozisyonuna karşı umursamazlıkla yaklaşıp, kritiğe maruz bırakmıyorlar. Halkın tutumunu bir çok sebeple açıklayabiliriz, ama bana göre en önemli iki sebebin altını çizmek istiyorum.

Osmanlı-Türk topluluğunda ikilik söz konusuydu- resmi ve halk olarak ikiye bölünüyordu. Resmi topluluk kimse tarafından tartışılmayan kendi kanunları ve bakış açılarıyla yaşıyordu, resmi olmayan halk ise yüksek kesimde yasak olan konular ve davranışlara sahipti. Yüksek kesimin koyduğu yasakları ciddiye alan yoktu. En güzel örneklerinden biriyse Kürtleri ayrı bir ırk olarak kabul etmemelerine rağmen Kürdistanın devlet dairelerinde kürtçe konuşulmasıydı.

Bu garip davranışın kökünü, kanuni sistem ve yönetim şeklinin arasındaki uçurumda aramak lazım. Gerçek hayattan kopartılmış yasalar kağıtta kalıyordu, ve zamanla bu bir geleneğe dönüştü: devlet kendi, halk kendi kafasına göre yaşamaya başladı. Halk devleti uyması gereken soyut bir şey olarak kabul ediyordu, çok dikkat çekmeden, ama kaderinle çok da ilgilenmediği bir şey. Ne kadar az ilişkileri olursa, o kadar iyi olduğunu düşünüyorlardı.

Bahsettiğimiz psikoloji Ermeni soykırımını algılamalarında önemli bir rol oynadı. Devletin yaptığı resmi açıklamaya topluluğun karşı çıkan olmadı. Herkes gerçekle örtüşmediğini bildiğine rağmen karışmamayı tercih ettiler. Soykırımın kabullenmesine engel olarak çok yanlış bir yaklaşım bu.

İkinci önemli nokta ise halkın kendini soykırımdan sorumlu görmemesi. Soykırımın herhangi bir ideolojinin sonucu olmadığı gerçeği, halkın bu şekilde düşünmesine sebep oluyor. Aşağıdakiler üstlerine sorumluluk almaya hazır değiller, çünkü soykırım- onların (üstün) yaptığı iş. Bu şekilde halkın soykırımda aldığı yer için sorumluluk sadece bizzat hırsızlıklar ve cinayet işleyenlerin üzerine atıldı. Sonuçta cinayeti işleyenlerle, cinayete göz yumanların arasında ideolojik bir ortaklık, bir bağ yoktu. Toplu bir sorumluluk söz konusu bile olamaz. Ayrıca devletin halktan kopukluğu, insanların devletlerinin politikasından sıyrılıp, kendilerini suçluluk duygusundan kurtarmaları için ortam yaratıyordu.

Soykırım için suçluluk duygusu yaşamamalarının bir başka sebebi ise olayı bir misilleme olarak görmeleri. Ermenilerin belirli suçlar işleyip, sonra da bu şekilde cezalandırıldıkları versiyonu oldukça popüler. Bu iddia neredeyse ermeni soykırımını inkar etmeyen tüm figürler tarafından kullanıldı. Devletin resmi açıklamalarında da «misilleme» ve «cezalandırma» mantığı hakim.

Burada oldukça ciddi bir problemden bahsediyoruz. Toplu katliamı «suç ve ceza» kategorisine sokup, normalleştirmeye çalışıyorlar. Bu mantığı sadece soykırımı aklamaya çalışanlar takip etmiyor. Bu mantığı soykırımı eleştirirken, Ermenilerin suçlu olmadığını(!), bu yüzdende soykırımın olmadığını kanıtlamaya çalışan bazı eserlerin var olması çok daha kötü. Bu mantıkla ilerlersek her ne kadar acımasızca olsa da, eğer elimizde sebep varsa tüm sorunları soykırımla çözebileceğimiz sonucuna ulaşıyoruz. Soykırıma bağladıkları sebep-sonuç ilişkisini ve kurbanlarının olaydan sonraki davranışlarını birbirinden ayırmak lazım. Bu mantık zincirinden kurtulmazsak, insanlığa karşı işlenmiş suçu tartışmak için ahlaki bir zemin oluşturamayız. Это почти то же самое, что и зависимость допустимости или недопустимости применения пыток от личности человека, которого подвергли пыткам. Eğer böyleyse o zaman her zaman işkencelerin nasıl da kaçınılmaz olduğunu kanıtlamak için sebep bulunur.

Neden soykırımı kabullenmeyip bu konuyu tartışmaktan kaçınıyorlar

Sebeplerden bazılarını sizlere tez şeklinde sunuyorum.

Unutkanlık, bizim halkımızın hastalığıdır.

Türk halkı hasta, ve hastalıklarının ismi ise unutkanlık. Ermeni soykırımını tartışmak için önümüzdeki en büyük engel bu. Tarih bilinçlerinin eksikliğini de ekleyebiliriz. Ermeniler sadece 1. Dünya Savaşı olduğu dönem değil, 60lı 70li yıllarda da unutuldu. Mesela hepimize bu kadar acı ve yıkım veren 12 Eylül 1980 askeri darbesi unutuldu. Sanki toplu bir hafıza kaybı gerçekleşti. Psikolojiye göre ise unutkanlık genellikle hüzünlü bir geçmişi unutmak isteğiyle ilişkilidir.

Görünüşe göre bu hastalığın ana sebeplerinden biri tarihi bilincimizin olmaması. Türkiye cumhuriyetinin kurucuları bizim tarihimizle olan tüm bağlarımızı koparttılar. Her devlet kendine köklerinle uyuşan anayasa sağlamaya çalışır. İşte Kemalistler bu konuda çok zorlandılar. Osmanlının tarihi boyunca İslam halkın zihninden Türk olan her şeyi sildi. Bu sebepten dolayı yeni Türkiye’nin yöneticileri ulusal devletin köklerini Osmanlı imparatorluğuna bağdaştıramadılar. Yeni, temiz Türk tarihini aradılar. Geçmişe dönüp, 600 yıllık tarihte, daha Osmanlının olmadığı zamanlarda Türk köklerini aramaları gerekti.

Geçmişteki Türk kökleri arayışının doğal sonucu Osmanlıya karşı düşmanlık oldu. Cumhuriyet dönemi nesili kendi haklarını Osmanlıları eleştirip, adlarını karalayarak almaya çalıştılar. Sonuç olarak ülkenin 600 yıllık tarihine, İslami karakterine, Türk olan her şeyi yitirmesine savaş açmış olundu. ‘Üstüne tükürülmüş, unutulmuş’ Türk tarihinin dirilmesi için yeni tarihi tezler hazırlandı, tarih yeniden yazıldı.

1928 yılında Arapça alfabesinden Latin alfabesine geçildi, bu gelecek nesillerin, bir önceki dönemle olan kültür bağlantılarını koparttı. Türk dilinin yabancı elementlerden temizlenmesi ise şimdiki nesilin 30-40lı yılların yazılı ve sözlü dilini anlamamasına sebep oldu. Geçmişle olan bağlantı birkaç tane resmi tarihçi ve öğretmenler aracığıyla sağlanıyor. Bu resmi mezhebi yaratmayı kolaylaştırdı. Bir halk düşünün, kendileri hakkında sadece onlara sunulanlarla yetinen, 60 yıllık kendi tarihi bir sır gibi 7 tane damganın ardında gizli olan; öyle bir toplum ki, ailelerinden kalmış yazılı belgeleri bile okuyamayan. Böyle bir toplumun nasıl bir tarihi bilinci olabilir, onlardan tarihe nasıl bir yaklaşım beklenilebilir?

Tarihi bilincin eksikliğine bir de arkeolojik zorluk, nüfusun ortalama yaşı (bizim toplumumuz çok genç), Türklerin göçebelik gelenekleri gibi sosyal faktörleri de ekleyelim. Bu tarihsel körlüğün soykırımı algılamalarına nasıl etki ettiğini göstermemize gerek yok diye düşünüyorum. Ancak tarihi bilinç her ne kadar genel bir sorun olsa da, soykırım konusunu tartışma korkusunun belirli sebepleri var. Bir mucizeyle ölümcül hastalığından iyileşmiş olan hastaya, hastalığının tekrarlayabileceğini söylerseniz nasıl tepki verir? Belki de ermeni sorununa karşı olan yüksek hassasiyet aynı bu şekilde açıklanıyor. Aşağılayıcı geçmişi düşünmek istemiyo, ve başkalarının bunu bize hatırlatmasına izin vermiyoruz. Ama sorun bu mu yani? Eğer gerçekten sağlıklıysak ve kabuslardan kurtulduysak sakince konuşalım işte. Ben derinden hala hasta olduğumuza inanıyorum, ve ermeni soykırımını açıkça konuşana kadar «iyileşmek» için az şansımız olacak.

Kurtuluş Savaşı, Ermeni ve Yunanlara karşı bir iç savaştır.

Kendimize olan kaybımızı kaydetmemek için soykırım hakkında ciddi tartışmalara girmekten kaçınıyoruz. Tartışmanın hakikati hala tartışılan değerleri şüphe altında bırakma ihtimali var. Bizi her şeyden çok kurduğumuz ulusal imajımızı kaybetme ihtimali korkutuyor. Türkiye cumhuriyeti bizim için dirilişin sembolü, küllerinden doğan bir Anka kuşu. Emperyalizm karşıtlığı bizim ulusal karakterimizin vazgeçilmez bir özelliği haline geldi. Toplumun tüm politik güçleri, sağcı ya da solcu olsalar dahi her zaman ulusal devlet kurma fikrine olumlu yaklaşıyorlar. Ama kendi tarihimize ermeni soykırımı tarafından yaklaşırsak, ulusal imajımızın oldukça sıkıntılı olduğunu görmüş oluruz.

Kurtuluş savaşının emperyalistlere, yabancı ülkelere ve Türkiye’yi birbirleriyle bölmeyi planlayanlara karşı sürüldüğüne inanırız. Ama elimizde olan kaynaklara kritik yaklaşım, savaşın işgalcilere karşı değil, ulusal azınlıklara karşı olduğuna dair hiçbir şüphe kalmıyor.

Bildiğiniz gibi Kurtuluş savaşının hareket gücü «Müdafaa-i hukuk dernekleri» idi. Bu Türk toplulukların geçmişine hızlıca göz atsak bile ermeni ve yunanların gerçek tehlikeye sebep oldukları bölgelerde kurulduğunu görürüz. Türklere yunan işgali ve ermeni devletinin kurulması, ayrıca yapılanlar için kaçınılmaz misilleme ve Ermenilerin dönüşünün tehlikesini aşıladılar. Bu topluluklar Avrupa başkentlerine kontrol ettikleri bölgelerde Türklerin çoğunluk olduğunu kanıtlamak için heyetler gönderdiler. Amaç açıktı- emperyalist devletleri Anadolu’yu Türkler yunanlar ve Ermeniler arasında bölmekten vazgeçirip onların desteğini almak.

Kurtuluş savaşı boyunca yetkili devlet olma fikri önemli bir alternatif olarak kaldı. Özellikle Amerikan Birleşik Devletlerinin koruması altına girmek için çok çaba harcandı. Bu savaş azınlıklara karşı olan korkunun eseriydi. Yunanların batıda ve Ermenilerin batı Anadolu’da oldukları gerçeği «Anadolu’yu bu zararlı elementlerden kurtarma» görevini bir numaralı görev yaptı.

Yorumlar

Sonra ne okumalı