Armat - national platforms
Oturum
1

....

2
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için kaydolun
Bizi kendiniz hakkında biraz bilgilendirin
Tamamlandı
Giriş yap
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için oturum açın
Giriş yap
Şifrenizi mi unuttunuz?

Ya da sosyal ağ üzerinden bize katılın

Gönder
Giriş yap
Oturum
Osmanlı ordusunun unutulmuş kahramanı. Türkiye tarihinin sunuluşu ve anlatım düzenine karşı olarak Sarkis Torosyan’ın anısı [2]
Bellek

Osmanlı ordusunun unutulmuş kahramanı. Türkiye tarihinin sunuluşu ve anlatım düzenine karşı olarak Sarkis Torosyan’ın anısı [2]

Sarkis Torosyan biyografisi kendi çapında eşsiz ve tek olan bir belge. Birinci dünya savaşı sırasında Türk ordusu subayı iken olayların tam içinde yer aldı. Kitabın içindeki materyaller, belgeler, gün yüzüne çıkan ‘kara lekeler’, ermenilerin trajik kaderinde kilit rolleri oynayan dönemin politikacıları ve diplomatları hakkında bilgiler var. Dönen entrikaların arkasında ateşli bir aşkı, sadık dostluğu ve kitabın kahramanının hayal kırıklıkları anlatılıyor. Türkiye tarihinin sunuluşu ve anlatım düzenine karşı olarak Sarkis Torosyan’ın anısı. Aşağıda kitabın bazı kesitlerini okuyabilirsiniz.

Yazının başlangıcını buradan okuyabilirsiniz

Ailemin hüzünlü kaderi

Her geçen gün içimdeki huzursuzluk ve endişe büyüyordu, en sonunda dayanamayıp, Savunma Bakanlığı’na, ailem hakkında bilgi edinmeme yardım etmeleri için başvurdum. Enver Paşa’nın sekreteri beni huzuruna kabul edip hikayemi dinledikten sonra, bana acıyıp Everek Kaymakamı’na telgraf yolladı.

İki gün sonra kaymakamdan ailemi yanlışlıkla sınır dışı ettiklerini, ama onları bulup eve getirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını söyledi. Öfkeden kendimi kaybetmiştim, ama elimden bir şey gelmeyeceğini de biliyordum. Ben orda kendimi kaybederken, anne babamın kırbaçlanarak sürüldüğüne inanamıyordum. Belki de babamın cesedi yol kenarında bir yerde, akbabalar tarafından gagalanıyordu.

Bir gün İstanbul’da, Everekli birkaç kişinin yaşadığı semte gitmeye karar verdim. Aralarından biri bana o akşam Ermeni bir ailenin gizlice yan sokağa geldiğini ve orada saklandıklarının sırrını verdi.

***

Kadın beni çatı katına alıp, sessizce seslendi:

– Kirkor.

Kapı yavaşça açılırken, arasında zayıf, genç bir adamın sanki zehirli gibi olan bakışı, ve kırışıklarla kaplı yüzü gözüktü.

Onlardan Everek kaymakamı Zeki’nin her gün ailemin evine adamlarını yollayıp, Müslümanlığı kabul etmeyip, kız kardeşimi kuzeninin oğluna gelin vermezlerse, sınır dışı edeceklerini söylediklerini öğrendim. Bunları, yaşlı Hristiyanların dinlerinden vazgeçmeyeceklerini bilerek yaptığını biliyordum. Mektuplarımı onlara ulaştırmayıp ve her an ölme ihtimali olan Subay oğullarına güvenmemeleri gerektiğini söylüyormuş.

Kirkor’la vedalaşıp teşekkür ettim, üstüme fazla olan tüm parayı ona bırakıp, kampa geri döndüm. Savunma Bakanına olan biteni anlatıp, aileme yapılan kötülüğün derhal düzeltilmesini talep ettim.

Yüce kanunda, gayrimüslim askerlerin ailelerinin takip edilmekten azat edildiği yazılıdır, ama İçişleri Bakanı Talat Paşa, bu kanunu delmişti.

***

Bir gün yanıma telaşlı bir şekilde, kendini Ankaralı bir Ermeni olarak tanıtan bir kadın gelip benden yardım istedi. Türkler kocasını almışlardı ve Türk polisi, her gün evine gelip, dövüp onu aşağılıyordu. Bende Ermeni’ydim ve bir Ermeni olarak, acıyıp ona yardım ettim. Çok mutlu olup beni akşam yemeğine davet etti.

Akşam sekiz gibi bana şarap içmeyi teklif etti ama ben reddettim. Yemekten önce biraz içmem için ısrar etmeye başlamıştı. Sadece iki kadeh içtim. Yemekten hemen sonra, ben türk kahvesi içerken, dışardan sesler gelmeye başladı, aralarından biri:

– Psikopat gavur yukarda, öldürelim onu!

Elime hemen bıçağı alıp, kadını odaya attım, kapıyı kilitleyip, koridora doğru atıldım. Zıplayıp, onları karanlıkta bırakmak için lambayı kırdım. Karışıklıkta benim aralarında olduğumu düşünerek, birbirlerini dövmeye başladılar. Aralarından bir kaç kişi:

“Kaçın buradan, dinsize zehir etki etmedi.”

Diyerek bağırıyordu.

Talat Paşa, sevgililerinden biri olan Fahriye Hanım’ın yardımıyla, beni gizlice öldürüp, cesedimi denize atmayı planlamıştı.

***

Amerika’daki abilerime mektup yazdım. Devletin, Ermeni halkını tamamen ortadan kaldırma planlarını anlattım. Ailemizi bulmak için gösterdiğim sonuçsuz çabalarımdan, eğer Birlik saldırıları durdurmazsa, Türkiye’nin daha fazla dayanamayacağından bahsettim. Onları, Amerika’daki tüm Ermenilere, Türkiye’deki durumun gerçeğini anlatıp, gerekirse buraya geri dönüp halkını koruyacak bir Ermeni lejyonu oluşturmalarını istedim.

Benim yerimde olan her kişi böyle bir mektup yazmanın düşüncesizce olduğunu düşünürdü. Endişe etmem gereken şey benim askeri mahkemeye çıkma ihtimalimden çok, bu mektubun abilerimin eline ulaşacağının bir garantisi olmamasına rağmen girdiğim riskti. Tek umudum, Amerikan büyükelçiliğiydi. Orda ermeni bir tercüman bulup, olan biteni anlattım. Hikayem ilgisini çekmişti. Beni büyük bir anlayışla karşılayıp, mektubun Türklerin eline geçmeden Amerika’ya ulaşması için elinden geleni yapacağını söyledi.

Beklenmedik bir tanışma ve gizli sohbet.

Romanya’dan İstanbul’a dönerken, trende boylu, poslu bir Arap’la tanıştım. Selamlaştıktan sonra, kendini Türk bölümü karargahı subayı, Binbaşı Nuri Bey olarak tanıttı.

– “Yüzbaşım” dedi, sizin fotoğrafınızı, Arap bir Paşa olan dostumun sarayında görmüştüm. Sizin kahramanlıklarınızla övünüp, bize, sizi oğlum diyerek tanıttı. 

Kafam karışmıştı, ama yine de onun samimiyetine inanıp, onu bir casus gibi değil de, bir dost olarak kabul ettim. Ona hikayemi anlattım.

Gerçek isminin Nuri Yusuf olduğunu, güçlü ve köklü bir Arap aileden geldiğini, ama Türk devletinin, ailesinin nüfusundan rahatsız olup, ailesinin birçok ferdini kaçırıp idam ettiğini.

Böyle bir kaç saat sohbet ettik, baş başa olduğumuz için, Araplara karşı yaptıkları sayısız kötülükleri, aşağılamaları yüzünden, Türklere olan öfkesini saklamadı.

– “İşte böyle, Yüzbaşı” dedi. “Görüyor musunuz, Arap ben, ve Ermeni sizi ortak noktalar birleştiriyor. İlk fırsatta kaçıp, kendi adamlarımdan bir ordu toplayıp intikamımı alacağım. Türk boyunduruğunu, Araplar kaldıramıyor insanların akıl ve kalplerinde isyanlar başladı bile.”

Çölde kız kardeşimi buldum.

Noel yaklaşıyordu ve kalbim artık yorulmuştu. Son zamanlarda çok fazla şey yaşamıştım: Cemile uzaktaydı, Muharrem ölmüştü, ailem kayıptı ve ben çok fazla dostumu kaybetmiştim. Eğer Türk Komutan üç Ermeni doktorun Noel’i benimle geçirmelerine izin vermeseydi, dayanamayacağım kadar yalnız kalırdım. Hepimizin hüzünlü hikayeleri vardı, hemşerilerimizin suratları, zihnimizde sonsuza dek unutmayacağımız bir şekilde yer etmişti.

Biz konuşurken doktorlardan biri, Türk bir subaydan, dağın yamaçlarındaki kampta, demiryolunun orda çalışan bir kaç yüz Ermeni mülteci olduğunu öğrendiğini söyledi. 

Ben derhal oraya gitmemiz gerektiğini söyledim. Ruhumun derinliklerinde ailemi bulacağım umudu yeşillenmeye başlamıştı.

***

En büyük evin kapısını çaldım. Kapının ağır mandalının sesi duyuldu ve kapı yavaşça açıldı. Girişteki yaşlı kadınının yüzüne dehşetin izi kazınmıştı sanki. O bizi dikkatlice izlerken,

Ermenice, “Mutlu Noeller!” diyerek selamladım kadını.

Hayatımda hiç böyle değişim görmemiştim. Kırışıklıklarla dolu yüzü adeta gençleşti, gözleri parıldadı.

– “Mutlu Noeller” diyerek cevapladı korkarak. “Birini mi arıyorsunuz?”

Üniformamdan korkmamasını söyleyerek, Everekli bir kadını aradığımı söyledim.

***

Sanki bayılmak üzereydim, hatırladığım ilk şey- aniden karşıma dikilen zayıf, mavi gözlü, kumral, al yanaklı, üniformalarımızı görünce korkan, ürkek bir kız. Gözlerime inanmaya bile korkuyordum, ama surat ifadesinde sanki annemi görmüştüm.

–  “Adın ne ?”

–  “Paystar Torosyan.”

Hiç şüphesiz kız kardeşimdi bu işte, ama ben nedense sormaya devam ettim.

–  “Ailen burada mı?” diye sordum, tüm acımasızlığımın farkına vararak.

–  “Anne babam öldüler. Üç abim Amerika’da yaşıyor, diğeri ise – Türk ordusunda Subay, ama Çanakkale’de şehit düştü. Ben yalnız kaldım.”

İkimizde ne olduğunu anlayamadan, ben ona sıkıca sarılmıştım, o kadar çok acıyla ağlıyordu ki, sanki kalbi parçalanacaktı.

–  “Ben senin Abinim” diyebildim sadece ve sonra yavaşça tekrarladım uzun bir süre boyunca. Artık nefret ettiğim devletin elinden bir şeyleri kopardığımı hissediyordum.

***

Aylardır ilk kez kendimi iyi ve huzurlu hissediyordu, çok uzun zamandır ilk kez, Paystar’ın kendi odası vardı. Paystar uyuduktan sonra, uzunca bir zaman düşüncelerimde boğuldum. Kaçmak yetersizdi, intikam almalıydım. O anda trende tanıştığım Binbaşı Arap Nuri Beyi hatırladım.

Filistin cephesi.

Filistin cephesine yaptığım geziden sonra Ermenistan’ın ulusal egemenliğini kazanmasına, beklediğinden daha yakın bir sürede yardım edebileceğimi anladım.

Tamamen tesadüfi bir şekilde bir istihbarat memuruyla tanıştım, çok fazla viski içtikten sonra, benimle bir kaç sır paylaştı. Artık Türklere karşı sadece Birliğin değil, Amerika’dan gelen güçlü Ermeni bölüklerinin de savaştığını anlattı. Sadece o da değil, aynı zamanda güçlü Arap toplulukları isyan çıkarıp, Nuri Yusuf, Cafar, Ali Rıza, Said, Nuri ve Kadir’in öncülüğü altında birleştiklerini söyledi. Arap Şeyhleri ayaklanmıştı.

Ne bu adamdan önce, ne de sonra, o kadar çok viski içtikten sonra yanındakine böylesine yardımcı olan birini tanımadım.

Kardeşimi nasıl koruyacağım hakkında düşünürken kaç gece uykusuz kaldım. Ona daha yeni kavuşmuşken bırakmak istemiyordum, ama gittiğim her yere yanımda götüremezdim artık. O benim için bir sembol haline gelmişti, Türklerin elinden alabildiğim ailemdi o benim, ben yanında olduğum sürece kimsenin kılına bile dokunamayacağını biliyordum.

Paystarı, Halep’te Türk ordusundan olan subay arkadaşlarımın yanında bıraktım, orda güvenli bir şekilde bir kaç tane Ermeni aile yaşıyordu. Vedalaşırken ağladı. Korkudan değildi ama her türlü kabusu zaten yaşamıştı. Tekrar üzerine çöken yalnızlık hissi yüzünden ağladı.

Gizli Arap görevi.

12 Ağustos 1918 yılında ben Filistin’in, Nablus şehrindeydim. Gün içinde, Askeri Kulübe girdiğimde, Harp Okulundan sınıf arkadaşım olduğunu iddia eden bir  subayın uğrayıp, bana bir mesaj bıraktığını söylediler. Bir sonraki gün, saat öğlen ikide tekrar gelip beni burada bulmayı umuyormuş.

Meraklandığım için, onunla buluşmaya karar verdim. Bir gün sonra saat 1:30’da gelip, en köşede, giren çıkanı rahatça görebileceğim bir masaya oturdum.

Saat 3 gibi içeri uzun boylu, esmer, üzerinde Türk teğmen üniforması olan bir adam girdi. Hareketleri şüphe çekiyordu gergin gözüküyordu. Sonunda, dikkatli bakışını üzerimde hissettim. Birden gülerek yanıma yanaştı, ve elini uzattı.

– “Ah, nasılsın, Yüzbaşı Torosyan!” dedi, sanki eski bir tanıdığını görmüş gibi. Bu hareketi içimi titretmişti. Bu adamı daha önce hiç görmediğime emindim.

***

Dostum Muharrem’in ölümüne çok üzüldüğünden, yakın arkadaşı Nuri Yusuf Bey’le olan tanışıklığımı bildiğinden bahsetti. Gözlerinden, gerçekten de her şeyi bildiğini anladım, kendimi çok kötü hissettim. Bir tane daha istihbarat çalışanıydı işte, benden bilgi almaya gelmişti. Nuri Yusuf Bey, Arap isyancıların lideri! Çok büyük etkisi olan bir adam.

– Yüzbaşı, birbirimizi iyi anlayalım. Siz Nuri Yusuf Bey’in arkadaşısınız. Romanya’dan gelirken trende tanıştınız.

Siyah gözlerinin samimiyetine inanarak, tekrar riske girdim- sesinden bile anlaşılan beni ikna etme isteğine karşılık, kafamı salladım.

Devam etti:

– Sizi bu cepheye aldıklarını öğrendikten sonra, Nuri Yusuf Bey size önemli bir mesaj iletmek istedi. Sizi bulup, onun mesajını Türk subayı gibi giyinerek getirmeyi ben kabul ettim. Ve işte buradayım.

***

Bir saat uzaklıkta olan, güvenli bir şekilde konuşabileceğimiz Şeyh Hacı Said’in köyüne gittik. Gündüz gezmesine çıkan iki Türk asker gibi.

Girişte silahlı bekçi vardı. Gizli kelimeleri söyledikten sonra, bizi Şeyh’in yanına götürdüler. Birden kendimi 20 tane Arap Şeyhinin arasında buldum. Ben daha bir şey diyemeden, hepsi bir ağızdan beni selamladılar:

– As-Salaam-Aleyküm.

Bütün bunlar bir rüyaya benziyordu.

– Yüzbaşı, yanımıza geldiğiniz için mutluyuz. Türk boyunduruğundan çıkmak istediğinizin farkındayız. Halklarımız – sizin ve bizim – haddinden fazla acı çektiler.

Yarım saat içinde, kısaca Arap aşiretlerinin arasındaki yeni birlikten bahsetti ve Nuri Yusuf adına konuşarak, beni onların yanına Liderlerden biri olarak katılmamı teklif ettiler.

***

O gece uyuyamamıştım. Kafamda sayısız planlar dönüp duruyordu, en sonunda kendim de düşüncelerimde kayboldum. Sonunda! İntikam! Türk ordusunun zayıf taraflarını, nereye vurmak gerektiğini ne de iyi biliyordum. Şafak sökene kadar haritaları inceleyip, kafamda en mantıklı hareket planını kurdum.

***

Bir kaç gün sonra Şeyh’lerin toplantısında olası hareket planlarımız konuşuldu. Bense, Türk Ordusu’nun çaresiz bir durumda olduğunu, subayların ve askerlerin moralinin çok düşük olduğunu anlattım. Planım, onlara beklenmedik bir şekilde saldırıp, paniklemelerini sağlamaktı.

Hacı Said planımı onayladı. Kısa bir süre sonra diğer Şeyh’lerde fikrimize katıldı.

***

Nuri Yusuf’un, Sarkis Torosyan’a mektubundan:

«…Paşa, 7 ay kadar önce Kudüs’te, oğlu Muharrem’in ölümünün acısına dayanamayıp öldü. Ölümünden hemen sonra karısı, kızlarıyla birlikte, memleketi Gazze’ye taşındı. Büyük kızı, Feride evlendi, küçüğü Cemile, tedavi edilemeyecek bir şekilde vereme yakalandı, kendisi şu anda yatağa bağlı... Daha o zamanlar bile çok hasta olan Cemile, babasının ölümünden sonra bana aşkınızdan bahsedip, sizi bulup ona getireceğime söz verdirdi. Yüzbaşı, verdiğim sözü tutmak istiyorum. Eğer şüphe çekmeden, bir kaç günlüğüne izin alabilirseniz, bunu oyalanmadan yapmanızı tavsiye derim. Şeyh Hacı Mahmud, sizi güvenli bir şekilde buraya, sonrasında Gazze’ye, sevdiğinizin yanına ulaştıracak.. »

Kampa döndüğümde, karargâha gidip Halep’teki kız kardeşimi görme bahanesiyle özel izin dilekçesi yazdım. Dilekçe imzalandı.

Arap kıyafetleri giyip, Arap adı aldıktan sonra, Ürdün Vadisi’ne doğru yola çıktım.

***

Zayıf bir ses, bana adımla seslendi, ve incecik, neredeyse bir kelebeğin kanatları gibi şeffaflaşmış bir el bana doğru uzandı, titredi ve yeniden yorgana düştü. Tanrım! Tanrım! Hayat, nasıl olurda bir insana karşı böylesine acımasız olabilir!

– Sevgilim, – diye fısıldadı, – gerçekten mi geldin, ve bana sarılıyorsun şu anda? Ölümün senden önce geleceğinden o kadar çok korkuyordum ki – tam bir şeyler daha söyleyecekken, öksürmeye başladı, ve dudaklarına kan damlacıkları geldi, gözleri acıyla dolmuştu.

Konuşmaması için yalvardım, onu kollarımla sararak, aklıma gelen her şeyi: kız kardeşimi, anne ve babamı, gizli sohbeti anlattım. Uykuya daldı ve buna sevinmiştim, çünkü gitmem gerekiyordu. Bir Arap Şeyh’in evinde, gerçekleştirmek üzere olduğumuz harekatı konuşmak için bekleniyordum.

Bir sonraki gün Cemile’nin yanında otururken, hala nasıl hayat dolu olduğunu düşündüm. Bahçede öğle yemeği yerken, annesiyle birlikte, ondan biraz ileride oturuyorduk, olduğu yerden gözlerimi kamaştırıyordu.

Hizmetçiler masayı toplarken, annesi kısa bir süreliğine eve girdi, Cemile’yi korkunç bir öksürük tuttu. Sonra sanki boğulmaya başlamıştı, yatağından kalkmaya çalışırken, tekrar kanlı yastığının üzerine düştü. Ben yardıma giderken, bahçeye doğru hizmetçiler ve Paşa’nın karısı koşmaya başladı. Cemile’ye sarılıp yastığından kaldırdım. Gözlerindeki acı ve korku yok oldu, tekrar yıldızlar gibi parıldamaya başladı: gözleri yavaşça kapandı, ve  gitti- uykuya dalar gibi.

Ertesi gün Cemile gömüldü. Gökyüzünde güneş parlıyordu. Hoca Kuran okuyordu. Öldüğü anla, mezarına ilk toprak atıldığı an arasındaki zamanı hiç hatırlamıyorum.

Kanlı intikama giden yol

Sonunda, Şeyh Nuri Yusuf’dan, artık vaktin geldiğini söyleyen bir haber geldi. İlerleyen bir kaç gün boyunca, İngiliz ve Fransız ordularının General Allenby komutasında gerçekleştireceği saldırıyı planladık. Arap süvari müfrezesi tamamen savaşa hazır bir şekilde bekliyordu.

O sırada bir kaç İngiliz alayı ve Ermeni gönüllülerinden oluşan bir grubun düzenlediği saldırı karşısında Türkler yenilgiyle, panik içinde kaçtı.

Karargâh Kurmay’ı görevimi bırakıp, diğer Karargâhlar arasında kuryelik yapmamı emretti. Ama ben kendi çıkarlarım için görevimi bırakmaya hazırdım.

Heyecanlanmadım. İçimdeki intikam isteği sayesinde soğukkanlıydım. Hiç cevap vermeden, kabloları kopardım.

***

Türklerin arkasından saldırıp, yüzlercesini öldürüp, ellerindeki cihazları ve yiyecekleri ele geçirdik. Artık insan değildim, ölüm makinesine dönüşmüştüm. İçimdeki yaşama isteğini öldürdükleri için, bende onları öldürüyordum, yapacak başka şey kalmamıştı.

İntikamım, Arap’ların desteğiyle birlikte, kurbanların üstüne acımasızca çökmüştü. Geri çekilen Türkler, arkalarında kandan bir nehir bırakıyorlardı.

Askeri kariyerim boyunca çöl süvarilerinin gösterdiği cesaret, disiplin, kararlılık gibisini görmemiştim.

O akşam benim için Allah’a dua etmek isteyen Nuri Yusuf ve diğer liderlerle buluştum.

Abilerimle buluşup Fransız Doğu lejyonuna katıldım.

4 Kasım 1918 yılında Şam’a, Amerika’dan Ermeni gönüllülerinin Birlik’le, Türk şehri Kilikya’ya geçmelerine dair anlaşmaya vardıklarının haberi ulaştı. Beyrut’a doğru ilerliyorlardı.

İzin isteyip, 800 Ermeni gönüllüsünden oluşan bölük toplayıp, Arap karargâhından ayrılıp, Beyrut’a doğru yola çıktım. Araplar bizi uğurlarken, Birlik ülkeleri de temsilciliklerini toplayıp, bize madalyalar takdim ettiler. Yol boyunca Arap köylüleri bizi selamladılar, marşımız adeta bir şenlik gibiydi.

Beyrut’ta bizi Ermeni gönüllülerinden oluşan bir heyet karşıladı. Ben hiç vakit kaybetmeden, lejyonda Everek’lilerin olup olmadığı sordum.

***

Bir süre sonra yanıma iki delikanlı geldi.

– Yüzbaşı Torosyan burda mı? – diye sordular. – Biz onun kardeşleriyiz, görüşmek istiyoruz.

***

Artık bir şeye emindim. Amerikan konsolosluğundan gönderdiğim mektup ellerine ulaşmıştı. Mektubu okuduktan sonra, tüm arkadaşlarına ve hemşerilerine olan biteni anlatıp, 2 bin gönüllü toplamışlardı. Gönüllüler 1917 yılının yazında Birliğe katılmışlardı. Kıbrısa gemiyle gelip, Fransız bayrağı altında savaşmışlardı.

Ertesi gün kardeşlerimle birlikte Halep’e, Paystar’ın yanına doğru yola çıktık. Gittiğimizde... Paystar ölmüştü. Acı ve kederden ölmüştü. Yaptığı fedakarlıklardan ölmüştü. Kardeşlerim dayanamayıp, ağlamaya başladılar. Bense yanlarında dikilirken, acımı iliklerimde hissediyordum, ama gözlerimden tek damla yaş gelmedi. Arabistan’da bir bahçede, sönen yıldızlar gibi parlayan gözlere kapanırken bakmıştım, o anda benim de içimde bir şeyler söndü.

Ermeni ordularının yöneten Fransız Komutan Romeo Kilikya’yı ele geçirene kadar, Beyrut’ta iki ay kaldım. Mültecilerin güvenle evlerine dönebilmeleri için, bir kaç kişiyi karşılamaya gönderdiler.

***

Sonbahar yaklaşırken, dostlarımı İngiliz ve Fransız’ların hareketlerinde bir değişiklil sezdim, sanki uzun zamandır bir entrika peşindeydiler.

Sayısız Türk askeri serbest bırakılıyordu. Beklenmedik ve sebepsiz bir şekilde, Antep, Maraş, Kilis ve Adana’yı koruyan İngilizler, yerlerini az sayıda Ermeni görevlilerine bırakıyorlardı.

Subaylardan biri, Fransız ve Türklerin gizli bir antlaşma imzaladıklarını söyledi, sonunda Birlik Kilikya’dan çekilmişti.

Bir sonraki harekette halk, korumasız piyonlar olarak kullanıldı: Kililya’nın Fransız Vali’si, yerini bir Türk’e bırakarak görevden ayrıldı.

Halkımın içini acı sardı, verilen sözlerin tutulacağına inanıyorlardı. Benimde acım vardı, ama şaşırmaıştım. Diplomasinin hain doğasını çok iyi biliyordum. Savaş muharebelerde kahrama dönüşen canavarlar yaratırdı, diplomasi ise çakalların dansıydı. Ben savaşmayı seçtim.

***

Gece halktan biriymiş gibi giyinip Türk kampına ulaştım. Kendimi Topçu Alayının başı Emin Bey olarak tanıttım, ve kanıt olarak Türk üniformasıyla çekilen fotoğraflarımı gösterdim. Beni üst düzey subayların yanına aldılar.

***

Onlardan Türklerin durumunun kötü olmadığını öğrendim. Askerlerin çoğu Mustafa Kemal’in ordusuna katılmaya karar vermişti. Birlik artık düşmanları değil, dostlarıydı. Buna da şaşırmamıştım, hepsi Türkiye’yi kontrol etmek istiyordu. Türklere silah ve mermi vererek, Türkiye’yi Türklere bırakmayı, Birlikten birine bırakmayı yeğlemişlerdi. Türklere, birbirlerine güvendiklerinden fazla güveniyorlardı.

***

Ertesi gün Ermeni Birliğine hızlıca ulaşıp, öğrendiklerimi anlattım. Ve planım şu şekildeydi:

1. Kilikyada isyan çıkarmak

2. Bütün Fransız subayları yakalayıp şehirden atmak

3. Bütün şehirlere silah desteği yapıp hepsini olası saldırıdan korumak.

Tekliflerim kimsenin dikkatini çekmedi: ben bir askerdim, olaya olduğu gibi bakıyordum. Ama Ermeni Birliğindekiler zengin tüccarlardı, olayların ne askeri, ne de politik kısmını anlıyorlardı. Zenginleşmeyi, Birliğin ihanetinden daha fazla umursuyorlardı. İnatla Paris Barış Konferansı’ndaki anlaşmaların koruması altında olduklarını tekrarlayıp durdular. Mermi yerine söz ve kararları kullamayacağımızı anlatmaya çalıştım. Konuşmalarımın hepsi nafileydi, kimseyi ikna edemedim. Korkunç bir felaket, hepimize çekilen bir kılıç gibi düşmek üzereydi .

Amerika’dan gelen gönüllü askerlerin yarısından fazlası, Fransız’ların bize ihanet ettiğini anlayıp, hayal kırıklığıyla Amerika’ya geri dönmüşlerdi.

***

Bütün bu zaman boyunca ben kendi müfrezelerimle Adana yakınlarındaki köyleri korudum. Kendimi zayıf ve çaresiz hissediyordum. Umutsuzdum ve artık pes etmiştim. Yorulmuştum. Bu oyundan yorulmuştum ve Fransız ordusundaki görevimden istifa etmeye karar verdim.

Kurtuluş savaşı

1920 yılının Nisan ayındaydık. Mustafa Kemal’in destekçileri ülke genelinde ayaklanmalar düzenliyorlardı. Türklerin vahşice Fransız askerlerini öldürdüklerini öğrendiğimde, Fransızların kendi hainliklerinin kurbanları olduklarına emindim artık.

Ermeni gönüllüleri gittikten sonra, 15 en cesur ve kararlı süvariyle dağlıklara doğru yola çıktım. Hepsi çok iyi binicilerdi, çok iyi ok kullanıyorlardı ve mükemmel türkçe konuşuyorlardı.

Türk kıyafetleri giyip, dikkat çekmeden Türk köylerinde dolaşıp propaganda yapmaya başladık. Gidebildiğimiz kadar köye gidip, Ermeni ve Fransız birliklerinin güçlerinin büyüklüğünden bahsedip, gözlerini korkutmak istiyordum. Belki onlarla savaşamazdım, ama en azından bize saldırmaktan korkutabilirdim.

***

Sonunda içimdeki son umut ışığı da söndü, intikamdan yorulmuştum. Arama ve çabalarımız sonuçsuzdu. Gerçek bizi adeta ezdi. Kılıç ve silahımı bırakmaya karar vermiştim. Kilikya, Ermenilerin vatanı değildi artık. Orası halkımın kanı, bitmek bilmez komplo ve entrikalarla kaynayan bir kazana dönüşmüştü.

Yanımdaki askerlere kararımı belirtip, son bir rica olarak, benimle birlikte Everek şehrine gelmelerini istedim.

Üç gün sonra vadiye gelmiştik. Hüzünlü değildim. Sırf, şu içimdeki anlatılmaz, sebepsiz isteği bastırmak için yürüyordum. Sanki, hayatımı uzaktan, bir başkasının gözlerinden izliyordum.

Babama ait olan topraklara yaklaştım. Bahçede, eskiden meyve ağaçlarıyla kokardı, tarla dikkatlice ekilirdi. Şimdi geriye sadece çıplak, verimsiz toprak kalmıştı.

Duygusal olmama rağmen, sebepsizce şehrin sokaklarında dolaşmaya devam ettim.

Sonrasında acele etmeden, etrafı gözlemleyerek Adana’ya geri döndük. Geçen her dakika, Kilikya’nın sonsuza dek kaybedildiğini görüyorduk. Her gün yüzlerce Ermeni keder, korku ve kaybettikleri umutlarının acısıyla şehirden kaçıyordu.

Bir gün Fransa hükümeti, görevden ayrıldıktan sonra yaptıklarımın hiç hoşlarına gitmediğini ve onlara bir çok sıkıntıya sebep açtığından dolayı, bana Amerika’ya gitmeyi ısrarla tavsiye ettiler.

Kardeşlerimle buluşup konuştuktan sonra, hepimiz kaybettiğimizde hem fikirdik. O gece gemiyle Adana’yı terk ettik. Suyun üstünü, bulutsuz ve simsiyah bir gökyüzü örtüyordu. Uçsuz bucaksız karanlıkta, parlak bir yıldız gözüktü.

Yorumlar

Sonra ne okumalı