Armat - national platforms
Oturum
1

....

2
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için kaydolun
Bizi kendiniz hakkında biraz bilgilendirin
Tamamlandı
Giriş yap
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için oturum açın
Giriş yap
Şifrenizi mi unuttunuz?

Ya da sosyal ağ üzerinden bize katılın

Gönder
Giriş yap
Oturum
Osmanlı ordusunun unutulmuş kahramanı. Türkiye tarihinin sunuluşu ve anlatım düzenine karşı olarak Sarkis Torosyan’ın anısı [1]
Bellek

Osmanlı ordusunun unutulmuş kahramanı. Türkiye tarihinin sunuluşu ve anlatım düzenine karşı olarak Sarkis Torosyan’ın anısı [1]

Sarkis Torosyan biyografisi kendi çapında eşsiz ve tek olan bir belge. Birinci dünya savaşı sırasında Türk ordusu subayı iken olayların tam içinde yer aldı. Kitabın içindeki materyaller, belgeler, gün yüzüne çıkan ‘kara lekeler’, ermenilerin trajik kaderinde kilit rolleri oynayan dönemin politikacıları ve diplomatları hakkında bilgiler var. Dönen entrikaların arkasında ateşli bir aşkı, sadık dostluğu ve kitabın kahramanının hayal kırıklıkları anlatılıyor. Türkiye tarihinin sunuluşu ve anlatım düzenine karşı olarak Sarkis Torosyan’ın anısı. Aşağıda kitabın bazı kesitlerini okuyabilirsiniz.

Birinci dünya savaşı günleri

Kaptan Torosyan 1891 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun

güneyinin merkezi olan Everek şehrinde doğdu

Türk ordusunun topçu kaptanı, ileri gözetim subayı,

Müttefik birliklerinden altı binlik Arap atlı birliğinin lideri,

Kilikya'da Fransız komutası altında Ermeni lejyonuna bağlı süvari müfrezesinin komutanı

Belki de anlatacağım hikaye size maceraymış gibi gelebilir ama aslında hayatımın gerçek bir dönemini yansıtıyor. Türk ordusunda görev yapmama rağmen atalarım Ermeni ve ben Türk Silahlı Kuvvetlerinde yer alan sayılı Hristiyanlardandım.

Zihniyetleri müezzinlerin elinde olan cahillerin ülkesinde ezilen ulusal azınlıklardan olduğumuz için biz Ermeniler, sürekli tedirginlik ve gizlilik içinde yaşadık. Casusluğun, durmadan akan kanın, şiddetin, vahşetin ve katliamın yönettiği bir ülkede yaşıyorduk. Çaresizce süren özerklik arayışımızda ilk önce emperyalist Rusya, sonra emperyalist İngiltere, en son emperyalist Fransa tarafından kandırılmıştık.

Bizi, ulusal egemenliğimiz adına isyana itekleyen yabancı emperyalistler ateş, liderleri tarafından Ermenileri kışkırtmak için kullanılan Türkler ise baruttu. Türkler, Ermeni isyanını, Birinci Dünya Savaşı sırasında akla gelebilecek en korkunç şekilde kökten çözmeye karar verene kadar, bizim içimizdeki isyan duygusunu körüklemeye devam ettiler.

Ergenliğimi hatırlıyorum da, bence yaşadığımız evlerin, dua ettiğimiz kiliselerin, okuduğumuz okulların havasında savaşı andıran şeyler vardı. Sanki savaş kampında yaşıyorduk, ama içinde silah yoktu, Osmanlı İmparatorluğu’nda Hristiyanların silahı olması yasaktı, kılıç dahi tutamazdık.

Ben, Ermeni kilisesine bağlı yüksek duvarı olan okulda okuyordum. Sanki okul değil, kaleydi. Boyları altı metreye uzanan duvarlar; okulu, kiliseyi ve papazların evlerinin etrafını sarardı.

Bizim evlerimizde olası bir durumda en yüksek korumayı sağlayacak şekilde yapılmıştı: kalın taş duvarları ve kocaman ailelerin sığabileceği odaları vardı. Bu kalabalıklığımız ve birliğimiz bizim tek dayanağımızdı. Her evin bir tane büyük ve ağır giriş kapısı vardı, evlerin altındaysa Soykırım zamanında kadınların ve çocukların saklandığı yeraltı geçitleri ve odalar yer alırdı. Soykırımdan önce Ermeni halkının silahlanması yasak olduğundan, ellindeki tek silah sopa ve taşlarlardı.

1908 yılında ben daha ergenken, Jön Türkler sultana karşı ayaklandığı zamanlar Kilikya bölgesinde otuz beş bin hemşerim katledilmişti. Katliamın Sultan Abdül Hamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlandı. Hapse atıldıktan sonra hepimiz dertlerimizin sonu geldiğini düşünerek derin bir nefes almıştık. Türk tehlikesi ve Ermeni sorununun geçmişte kalması gerekiyordu.

Haremlerin altın günleri

Bir Ermeni için Türk ordusunun gerçek bir askeri olmak neredeyse imkansız bir şeydi.

Evden binlerce kilometre uzaktayken, hayatım gerçekten alt üst olmuştu. Anne babamın yaptığı büyük fedakarlıklardan sonra Edirne’de Türk devlet okulunda öğrenci olmuştum, işte o zaman garip kariyerim başladı.

Uzun yıllar önce, yaşadığım acının yarası daha çok tazeyken, biri bana hayatını bir cümleyle anlat dese, Edirne’deki arkadaşlıkla başlayıp, Arabistan’da, küçük bir bahçede bittiğini söylerdim.

Muharrem Arap’tı. Babası, Paşa, İstanbullu bir Tuğgeneraldi.

Okulun ilk günlerinde sadece sınıf arkadaşıydık, ama yaz tatilinde ayrılmaz ikili olmuştuk. Muharrem’e ailesinden gelen mektuplar sayesinde bende onların ailelerinden biri gibi olmuştum, ve beni yaz tatilini Paşa’nın Boğaz’daki yalısında geçirmem için davet etmişlerdi.

Paşa’nın evi benim kendimi gerçekten mutlu hissettiğim bir yer olmuştu ve işte tam olarak orda benim uzun ve maceralarla dolu, ama sonunda beni acının beklediği Arabistan bahçesine götüren yolculuğum başlamıştı.

Daha önce hiç huzur veren siyah ve parlak gözlere baktınız mı? Bir heykeltraşın elinden çıkmışcasına narin yüzünle, hiç ağza alınmaması gereken sözleri söyleyen biri?

Cemile’nin gözleri öyleydi işte. Muharrem’in küçük kardeşiydi, ve söylemem gerekir, ne yazık ki ablası Feride’den daha cilveliydi.

***

Edirne’deki okul yıllarımız rüzgar gibi uçup gitti. Dertsiz ve mutlu yıllardı, sonrasında Muharrem Harp Okuluna girdi, ben ise açıkta kaldım. Hangi mesleği seçebilirdim ki? Devlet memurluğunu mu? Ama ben Hristiyan Ermeniler için en imkansız olan yola, Türk ordusu subaylığına başvurarak girdim.

Onunla birlikte Harp Okuluna gitme fikrinden ilk Muharrem bahsetmişti.

Arkadaşımın düşüncesiz cesaretinden çok etkilenmiştim, ama Paşa Türk kanununun sertliğini hatırlatınca o kadar  ezilip hayal kırıklığına uğramıştım ki bembeyaz kesilmiştim. Ne kadar kötüleştiğimi abartmıyorum. Ama bana kalırsa, Paşa da en az benim kadar kötü hissetmişti kendini. Uzun bir süre boyunca sessizce oturduktan sonra gülümseyip, umudumuzu kaybetmememiz gerektiğini söylemişti.

Aradan bir hafta geçti ve Muharrem’le bana Paşa’nın Başbakan onuruna bir yemek düzenlediğini söylediler. Paşa’ya göre, planlarını gerçekleştirmesine yardım edebilecek üst düzey devlet adamları ve askerlerinde davet edilmişti. Yemekte Paşa misafirlerinden çok kibar bir dille, ailesinin hatırına en sevdiği ikinci oğlunu- beni, oğlu Muharrem’le Harp Okuluna almalarını rica etti.

Salondan sarsılmış bir şekilde çıktım. Kafamda gösterişli üniformalar, esmer suratlar, bıyıklarının altından gördüğüm sevecen gülümsemeler ve sağlığımıza kaldırılmış şarap kadehleri vardı.

Aradan iki hafta geçti, belki biraz daha fazla. Sarayların bahçelerinde dolanırken geleceğimi düşünüyordum ki, Cemile’yle karşılaştım ve  onunla gizlice konuşma isteği beni ele geçirdi.

Belki kulağa çok demode gelebilir, ama o zamanlar Türk aileden bir kızın yanında yetişkin bir kadın olmadan genç bir adamla konuşması hem affedilemez, hem de çok ayıplanan bir şeydi.

Ama haremleri koruyan hadımlar olmasına rağmen, aşıkların bir çoğu bu kuralı delmenin bir yolunu bulurdu. Ama Cemile’yle biz şanssızdık. Aramızda sadece dini farklılıkların haricinde, benim Paşa’ya karşı olan borcum da vardı. Yine de ben, o Türk peçesinin üzerinden bana bakan, yıldız gibi parlayan siyah gözlere aşık olmuştum.

Bir gün, Paşa eve gelip  Muharrem’le bana sarıldığında, sonunda hayalimin gerçekleştiğini anlamıştım.

Topçuluk okulunda en azimli öğrenci bendim. Okulun gururu olduğumu biliyordum, kendi yönümü belirlemem gerektiğini de. Hayat ne kadar da güzeldi! Ne kadar da parlak gözüküyordu geleceğim!

Ay ışığının altında, yüksek bir selvi gölgesinde, artık neredeyse uğruna bayıldığım Cemile ile birbirimize bir kaç cümle fısıldayabilmiştik. Onun düşünceli ve hüzünlü bakışına karşılık ben gülümsüyordum, bizi gelecekte neler beklediğinin onu endişelendiğini biliyordum çünkü.

Paşa yüce ve çok iyi bir insandı, Muharrem benim için kardeşten öteydi, bende şanslı bir yıldızın altında doğmuştum herhalde. Okulun sonuna kadar buna inanmayı bırakmamıştım.

Kendimizi savaş işinde eğitirken, aşk, gelecek yada başka bir şeye ayıracak vaktimiz yoktu. Okulu bitirdiğimiz gibi hemen göreve başlamıştık. Muharrem, benim topçu alayında eğitmen olarak görev yaptığım birliğe Emir Subayı olarak atanmıştı. Bütün bunlar o kadar çok ilgi çekici ve heyecan vericiydi ki, ikimizde yükselişimizdeki alışılmadık hıza dikkat etmemiştik.

Peki ya aşkım? Yapabildiğim tek şey Cemile’ye mektup yazmaktı. Ve bu yazdıklarımı annesinin de okuyacağına dair hiç şüphem yoktu. Sevdiğimin annesi için kullanılan resmi yazışmaların içinde binlerce sevgi sözcüğü olduğunu anladığına emindim. Yine de aramızda gerçek bir engelin olmayacağını biliyordum, Paşa yüce ve anlayışlı, iyi bir insandı.

Beni Everek’e üzerimde ihtişamlı üniformam, belimde kılıcım ve güneşte kör edercesine parıldayan botlarımla geri dönme isteği ele geçirdi. Nasıl da gururlanırdı ailem!

İzin istediğimde savaşın yaklaştığını, bu yüzden beni Çanakkale girişini koruyan Ertuğrul Kalesine komutan olarak gönderdiklerini söylediler. Muharrem’i ise Çanakkale Boğazı Komutanı General Cevat Paşa’nın Emir Subayı olarak göreve yolluyorlardı. En azından birlikte savaşacaktık.

Paşa bizi böylesine tehlikeli bir bölgeye gönderdikleri için huzursuzdu. Ama biz gülüyorduk. Cesaretini ortaya koymak isteyen askerlerdik biz. Gençtik ve savaş bize büyük bir macera ve sonunda verilen ödül ve ünvan anlamına geliyordu.

***

Gitmeden önceki son kahvaltımızda, Muharrem’le konuşup gülmeye çalışmıştık. Her zaman dimdik gezen Paşa, o gün kafasını eğmiş oturuyordu. Muharrem’in annesi ve Feride sessizce ağlıyorlardı. Küçük, tatlı Cemile çaresizce etrafa bakınıyordu. Bana ve Muharrem’e, her ne kadar onlara acıksak da, böylesine paniklemek saçma geliyordu.

Çanakkale Savaşı

Daha dün Harp Okulu öğrencisi olan beni, ikinci teğmen genç subayı, sisli bir sabah Gelibolu yarımadasının kıyısına indirdiler. Ve o anda,  ilk defa, savaş ciddi bir şeymiş gibi geldi, şaka değildi. Elimde kale vardı ve o kaleyle bir şeyler yapmam gerekliydi. Ertuğrul Kalesi çok göz önündeydi ve kuşkusuzca Çanakkale Boğazı’nın girişini koruyan en önemli kalelerden biriydi.

***

Her geçen gün savaşın aslında çok iğrenç bir şey olduğunu anladım, ailemi, Cemile’yi daha çok düşünüyordum. Önümdeki tüm engelleri geçebileceğime dair olan güvenim yavaşça azalıyordu.

***

Aklım, subayların arasında dönen Türkiye’de durumun gergin olduğunu, Ermeni sorununun tekrardan büyük boyutlara ulaştığını söyleyen dedikodulardaydı. Türk yetkililerinin yeterince ciddi problemi vardı ve Ermeni sorununu akla gelebilecek en etkili ve kuşkusuzca son noktayı koyacak bir yolla çözmeye karar verdikleri kesindi- soykırımla.

Ailem! Sizi en son gördüğüm zamanın üzerinden altı yıl geçti. Abilerim Amerika’ya para kazanmaya gitmişlerdi, evde sadece artık yaşlanan anne, babam ve ben giderken daha küçük bir çocuk olan kız kardeşim kalmıştı. Eğer ölürsem onları nasıl bir gelecek bekliyordu? Savaş, bana bu maceranın sonunda ölüm olduğunu öğretmişti. Türk ordusunun subayı olduğum sürece ailemin güvende kalacağına dair şüphem yoktu.

***

Savaş sırasında bana yakın bir mesafede bir top mermisi patladı, parçaları kafama ve göğsüme saplandı. Gözlerimi açtığımda Çanakkale’de bir hastanedeydim. Asıl zaferimi Enver Paşa subaylarına ne olduğunu öğrenmek için geldiğinde kazanmıştım. Üstlerim, kahramanca savaşırken aldığım yaralarımı gururla Enver Paşa’ya söylediklerinde, bana Yüzbaşı rütbesi verildi. Artık ailemin kaderi hakkında o kadar çok emindim ki, kendi kendime Cemile’yi gördüğüm zaman Yüzbaşı rütbemle övüneceğim zamanı düşünmeye başlamıştım.

Hastanede yatarken görev aldığım harpler hakkında düşünmeye bolca zamanım vardı.

Türk askeri yetkilileri, İngiltere, Fransa ve Rusya Birliğinin içinde bulundukları durumun son derece zor olduğunu bildiklerinin farkındaydı. Her zaman övülen İngiliz ve Fransız istihbaratları, çok bilgililerdi. Ben, Birliğin bizi bilerek oyaladıklarını düşünmeye başlamıştım. Ama neden? En basitinden köylü bir Türk askeri bile,  düşmanın kolay sayılabilecek bir zaferden bilerek vazgeçtiğini tahmin ediyordu, bundan önce bile oldukça küstah ve açık bir diplomasiyi takip ediyorlardı.

Hep birlikte 18 Mart’a kadar olanları değerlendirelim. Birincisi, Rusya, kuzey Türkiye’yi ele geçirip, birliklerini içeri sokmuştu, İstanbul Boğazı’nın girişinde ise, sabırsızlıkla Fransız ve İngiliz donanmalarıyla birlikte zaferlerini taçlandırmayı bekleyen Rus gemileri vardı.

Bence İngiliz ve Fransız başbakanları ve diplomatları, Rusya’nın İstanbul’u kendilerine özel bir hediye olarak ele geçirmeleri, Süveyş Kanalı’na, Hint kolonilerine ve Akdeniz üzerindeki hakimiyetlerine taş koyma ihtimali yüzünden bile ürperiyorlardı. İstanbul’u ele geçirmiş Rus İmparatorluğu onlar için en korkunç kabustan kötüydü, ve bize karşı kazanabilecekleri kolay zaferden vazgeçmişlerdi.

Çok kez geriye dönüp İngiliz ve Fransızların, Çanakkale’deki zaferden vazgeçmelerine neden olan diplomasinin trajik sonuçlarına baktım.

Eğer Birlik 18 Mart’ta Çanakkale’yi geçip İstanbul’u da ele geçirselerdi, savaş bir kaç yıl kısalırdı, bir çok eziyet yaşanmamış olurdu. İki yılda Türkiye’de yaşayan tüm yetişkin Ermenilerin katledilmesine sebep olan korkunç şey yaşanmazdı.

Baharda, göreve geri döndükten sonra şansım geriye döndü: Ekibim İngiltere denizaltısını batırdı.

Çanakkale’den mezbahaya

Türk liderleri, uzun zamandır rahat vermeyen Ermeni sorununu sonsuza dek çözmeye karar vermişlerdi. Soykırım düzenleneceğini, ya tamamen yok edilmeleri, ya da tüm halkın köleleştirilmesi gerektiği konuşuluyordu. Devlet kadrosundan Ermeni ya da Ermeni kökenli olan herkes kovulmuştu, Ermeni subaylarıysa silahlarının ellerinden alınacağının ve halkla aynı muameleye maruz kalacaklarını konuşuyorlardı.

Annemin yazdığı mektuplar çok seyrek gelmeye başlamıştı ve sert kısıtlamalara tabi tutuldu. Beni neyin beklediğini merak etmeye başlamıştım.

Komutanım acilen yanına çağırdığında çok şaşırdığımı söyleyemem. Ekibimin başından alınmıştım. Yanına geldiğimdeyse, oturmamı isteyip, kuşkusuz Osmanlı yönetiminin Hristiyan askerlere karşı olan yeni politikasını bildiğimin altını çizdi. Elinde tuttuğu mektubun bakanlıktan, Bakan Enver Paşa’dan geldiğini, bakanın derhal yanına gitmemi emrettiğini söyledi.

Sonrasında ise komutanın elindeki gücü, beni kendi ekibinde tutmak için kullandığını öğrendim. Hemen benim en iyi adamlarından olduğumu, bensiz çok zorlanacaklarını söyleyerek, olan biteni protesto etti. Ama ricaları boşunaydı, gece gemiye binip, yarın sabah bakanın huzuruna çıkmam gerekiyordu.

İşte bu; maceralarımın sonu, olağanüstü savaş hizmetlerimin ve sadakatimin ödülü. Hem benim,  hem de şimdi bana camdan bakan komutanım için konuşmak zordu. Ayrılırken zoraki bir gülümsemeye eşlik eden el tokalaşmasıyla yetinmiştik. Boş mırıldanmalarıma rağmen, şefkati için ne kadar minnettar olduğumu biliyordu.

***

Savaş bakanlığı İstanbul’daydı. Oraya yaklaşırken, sultanlık zamanlarında buraya çağırılıp asla o duvarları terk edemeyen subayları, atıldıkları hapislerde kaçınılmaz ölümlerini bekleyen Hristiyanları düşündüm.

Beni bakana yönlendirdiler, ama ondan önce kocaman, sağlam vücutlu, soğuk siyah renkli gözleri olan Türk bir komutanın odasına getirildim. Aniden silahını eline aldı. O anı hiç unutamıyorum, çünkü beni tam olarak orda öldüreceğini düşünmüştüm. Ama o bağırmaya başlayıp, kim olduğumu ve neden bakanlığa kılıç ve silahla geldiğimi sordu.

Sözlerime hiç kulak asmadan düğmeye bastı. İçeri anında çavuş ve iki bekçi koştular. Ellerimi tutup kılıcım ve silahımı alıp beni, içi benim gibi tutuklanan askerlerle dolu bir odaya aldılar. Odadaki koku dayanılır gibi değildi, oda hiç hava almıyordu. İçi yüzlerce yarı aç, yarı çıplak ve pis Türk pislikleriyle doluydu.

Daha sonra bu insanların İçişleri Bakanı Talat Paşa tarafından, ülke içinde Ermenileri kışkırtma görevini yapmaları şartıyla af almış davalılar olduklarını öğrendim. Gavurların kanını ve onların kadınlarının sıcaklıklarını istiyorlardı.

Kapı aniden açılıp odaya telaşlı bir komiser girdiğinde, ben hala onlarla konuşup, asıl amaçlarını öğrenmeye çalışıyordum. Aceleyle özür dileyip, koridora doğru onu takip etmem için yalvarmaya başladı. Kılıç ve silahımı geri verdiler ve beni uzun zamandır bekleyen bakanın, nerede olduğumu sorduğunu söylediler.

En son gerçekten hayatımın baharını yaşadığımı, ve çok şanslı olduğuma karar vermiştim.

Beni salona aldıklarında resmi merhabalaşma sonrası sekreter gardımı aldı, ismime baktıktan sonra birden yüzü güldü ve nazikleşti. Elini bana uzatıp, “Hoş geldin, kahraman!” dedi.

O an hayatımın baharının geldiğine emindim.

Oturmayı teklif edip, onun sözleriyle parlak hizmetimin Türk devletinin tüm kalbiyle bana minnettar olduğunu, ordunun ve benim Çanakkale’deki hareketlerimin kahramanımsı olduğunu söyledi.

Bu güzel haberdi.

Ondan sonra Türk yönetiminin tüm Hristiyan askerleri görevlerinden aldığını, ama bu hareketin beni kapsamadığını, istersem Çanakkale’deki pozisyonuma geri dönebileceğimi, ya da topçu birliğinde başka bir göreve geçebileceğimi söyledi.

Beni Enver Paşa’nın özel odasına aldılar. Bir dakika boyunca Ekselansları bana dikkatlice baktıktan sonra, ayağa kalkıp beni Alman danışmanlarına Çanakkale’nin Ermeni kahramanı olarak tanıttı.

Yeniden kahramandım. Kendimde buna inanmaya başlamıştım.

Kendi ortamında olmak ne demek hissetmiştim- beni öylesine sıcak karşılamışlardı.

Enver Paşa bana savaş taktikleriyle alakalı sorular sormaya başladı. Ben soruları cevaplarken gülümsediğini fark ettim. Kendimi üzerinden hava attıkları, mükemmel biri gibi hissetmiştim.

Vedalaşırken Paşa bizzat beni kapıya kadar uğurladı.

Eğer herhangi bir insan hayatında havalara gerçekten uçtuysa- o bendim.

***

Faytondan indikten sonra ilk yaptığım şey koşarak Muharrem’e, anneme ve Cevat Paşa’ya mektup yazmak oldu.

Son zamanlarda Ermeni bölgelerindeki durumdan çokça bahsetmeye başlamışlardı, 15 yaşından büyük her erkeği kadınların gözleri önünde öldürdüklerini, karı ve kızlarını kaçırıp, tecavüz, sınır dışı edip kilometrelerce sürdüklerinden bahsediyorlardı.

Bir kaç gün son evden haber gelmişti, aileme, Çanakkale’de savaşan Yüzbaşı Torosyan’ın yakını oldukları için dokunmamışlardı. Anlaşılan bu kahramanlık konuşmaları boşuna değildi.

Gelibolu’da savaş harekatı

Türk ordusu büyük kayıplarına rağmen, inatla pozisyonunu değiştirmedi.

29 Eylül sabahı Muharrem’in ağır yaralandığını ve beni acilen görmek istediğini öğrendim. Bir köşede yatıyordu, bandajlarının arasından sadece parlak gözleri ve şişmiş mor dudakları gözüküyordu. Doktor hiç şansı olmadığını söyledi, tüm vücudu yaralarla kaplıydı ve çok iç kanaması vardı.

Elini kavrayıp gülümseyerek yakında iyileşeceğini söyledim ve neden top mermisinin üzerine atladığını sordum. Muharrem doğruyu söylemediğimi ve neden bunu yaptığımı biliyordu. Gülümsemeye çalıştı. Ateşten parlayan gözleri hala aklımdan çıkmıyor. Bu, vücudunun her tarafı sarılı ölen adam, benim arkadaşımdı. Benim ömrümün en güzel yıllarında asla ayrılmadığım dostumdu. Savaşın anlatılmaz acımasızlığı beni ezip, konuşma yetimi elimden aldı.

“Sana kız kardeşim Cemile hakkında bir şey anlatmak istiyorum.” diye fısıldadı. 1896 yılında,  Ermeni katliamları sırasında, babam Muş yakınlarında yüzbaşıydı. O zamanlar Türklerin Hristiyanlara karşı olan bu zulmü yüzünden derinlemesine üzgündü. Bir gün Ermeni köyünden geçerken 2 yaşından biraz büyük, sokakta yalnız başına dolanan bir kız çocuğunu buldu. Ailesini bulabileceği hiçbir iz yoktu, o zaman ya acıma duygusundan, ya da sevdiğinden, babam kızı eve getirdi. Ama annem, sol omzunda haç dövmesiyle gezmesini istemiyordu, bu yüzden asitle omzunda garip bir iz bırakma pahasına, Hristiyanlığın izinden kurtuldu. Bunu sana, onun seninle aynı halktan olduğunu bilmen için söylüyorum, Allah sizi ayıramaz.

İki gün sonra Muharrem öldü. Ben yatağında oturup, elini tutarken öldü. O gece, ben kendi tarafıma dönerken rüzgar şiddetli yağmurla yüzümü kırbaçladı.

Üç ay boyunca birlik bizi sıkıştırdı, her operasyon Türklerin mağlubiyetiyle sonuçlandı. Ve ben yine Birliğin taktiğini düşünmeye başladım ve aslında İstanbul’u almak istemedikleri sonucuna vardım. Bu aslında savaş değildi, diplomasi adına yapılan amaçsız bir katliamdı.

O sırada Ruslar Türkiye’nin içine girmeye devam ediyorlardı. Kontrolleri altına Van, Bitlis, Muş gibi büyük ve gelişen şehirler ve Karadeniz’deki  en büyük limanlardan biri olan Trabzon geçmişti.

Rusların zaferleri ise hem İngilizler tarafından hak ettikleri desteği almadı, hem de fantastik bir şekilde, sayıları Türklerden üç kat fazla olan General Townshend teslim oldu. Türklere, üç yüz bin sterling ve bir daha asla onlara karşı savaşmayacaklarına dair yemin etmeleri şartıyla, ordusunu serbest bırakmalarını teklif etti.

Sayı altta alamayacak kadar fazlaydı, ama Türkler Almanlarla danışıp teklifi reddettiler ve Townshend’in binlerce kişilik ordusu esir alındı. İngiliz müfrezesinin, kan ve maruz kaldıkları işkencelerle ödediklerinin eşdeğeri tarihte yok. Bir kaç bin kişinin sırtından, diplomasi bir puan daha kazandı. Onları ilk önce ırk, sonra da dinlerine göre ayırdılar. Aralarından ortalama üç bin kişi her türlü aşağılanma ve işkenceye maruz kaldı. Yüzlercesi anında öldürüldü. Sadece Hintli askerler ve Müslümanlara yaşama şansı verildi.

Haremin sırları.

Gelibolu’da bir kaç muharebeden sonra, bölümümüz neredeyse tamamen yok edildi. Kayıpları doldurmak için yeniden toplanıp yüzlerce insanı hazırlamak lazımdı. Bana komuta edilecek yeni bir bölük gönderilecekti. Yeni göreve başlamadan önce bana bir haftalığına izin verdiler.

Sabırsızca yakında Muharrem’in ailesini görmeyi bekleyip, İstanbul sokaklarında gezerken neredeyse öğle vakti gelmişti.  Cemile’yi, Muharrem’in ölümünü ve ailemi düşünüyordum- onlardan haber almayalı çok uzun zaman olmuştu.

Düşüncelerim, büyüyen şüphelerim, kaybolan umutlarım ve acımla birlikte içimde adeta bir kaos yarattı. Aileme bir mektup daha gönderdim. Sokaklarda dolaşırken, ben gitmeden önce bir çiçek gibi açan semtin, artık farklı olduğu fark ettim. Kadınlar ve çocuklar çok çirkin giyinmişlerdi, kıyafetlerinin altındaki bedenleri bile acı çekmiş ve aciz duruyorlardı. Yaşamlarındaki kısıtlanmalar ve açlık yapacaklarını yapmıştı.

Sultan Beyazıt semtine geldim, dikkatimi Emin Bey’in kafesi çekti. İçinde bir kaç subay ve Türk memurlar oturuyordu. Madalyonlarıma güvenerek, yanlarına gidip her zaman ki gibi selam verdim.

Madalyonlar işe yaramıştı. Hep birlikte ayağı kalkıp, tek ağızdan “Aleyküm Selam” dediler. Tabi Ermeni olduğumu tahmin etmemişlerdi. Çanakkale’de  gavurlara karşı savaştığımı duyduklarında, çok ilgilerini çekmiştim.

Konu Ermenilere geldiğinde, hepsinin çenesi düşmüştü. Ermenileri sadece dinleri yüzünden değil, Türkiye’deki ticaretin büyük bir kısmını ellerinde tuttukları için nefret ediyorlardı. Bir de Ermenilerin kutsal gününün, onlarınki gibi Cuma değil, Pazar günü olmasını sevmiyorlardı. Ama en çok onlara dokunan şey, zengin Ermenilerin, zengin Türklerden daha fazla kazanmasıydı. Onlar için bu lükse sadece sayılı Ermeni Paşaların ve köklü tüccarların sahip olması önemli değildi.

Büyük bir zevkle, yöneten partinin Ermeni halkını tamamen yok etme harekatından bahsediyorlardı. Eğer bu koyu fanatizmlerini bilmeyen biri konuşmalarını duysaydı, söylenenlerin deli saçmalığı olduğunu düşünürdü. Beni her şeyden çok, devletin her bölgenin yönetimine, bu korkunç planı gerçekleştirmeleri için özel adam koyduğunu öğrenmek endişelendirmişti.

Artık ailemin durumu hakkında çok huzursuzdum. Hemen Paşa’nın sarayına gittim.

Kendimi o kadar şanslı hissetmiyordum.

Paşa, oğlunun acısıyla yaşayamıyordu, o yüzden hemen toplanıp, ailesiyle birlikte İstanbul’dan, Arabistan’a taşınmaya karar vermişti.

***

Kendi kendime küçük hayatımda neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Dostum ölmüştü. Ailemin başına ne geldiğini bilmiyordum. Şimdide sevdiğimle aramıza aylar, belki de yıllar girecekti.

Sonunda ailemden her şeyin yolunda olduğunu anlatan mektup gelmişti. Ama imzası şüpheliydi “Vardui Torosyan Hanım” diyordu, ama annem her zaman “Varde Torosyan” olarak belirtirdi.

***

Pazar günü gizlice Cemile’yle buluştuk. Onu göğsüme bastırıp öptüm. Aniden, daha önce yapmaya cesaretimin yetmediği bir şey yaptım: üstündekini kollarını sıyırdım ve narin ellerini ortaya çıkardım. Sol omzundaki iz aynı Muharrem’in anlattığı gibiydi- asitten yanmış derinin altında soluk bir haç izi.

Geri dönerken Cemile suskundu. Bende öyle. Ondan sonra ağlamaya başlayıp, ayrılmamamız için bir şeyler yap diyerek yalvardı.

Bu, birlikte geçirdiğimiz son hafta sonuydu. Bir hafta sonra Paşa’nın karısı, kızlarıyla birlikte Arabistan’a gitti.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz

Yorumlar

Sonra ne okumalı