Armat - national platform
Oturum
1

....

2
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için kaydolun
Bizi kendiniz hakkında biraz bilgilendirin
Tamamlandı
Giriş yap
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için oturum açın
Giriş yap
Şifrenizi mi unuttunuz?

Ya da sosyal ağ üzerinden bize katılın

Gönder
Giriş yap
Oturum
Taner Akçam. Türk tarihçi, Türklerin milli benliği ve bazı özellikleri

Taner Akçam. Türk tarihçi, Türklerin milli benliği ve bazı özellikleri

Türkler milli benlikleri hakkında XX yüzyılın başlarında düşünmeye başladılar. 1898 yılında Macar oryantalist Vámbéry şaşkınlıkla İstanbul’da, Türklerin arasında, hiç Türk milliyetçiliği ve Türk dilleriyle ilgilenen birine rastlamadığını yazmıştı. O zamanlar, ve XX.yüzyılın başında bile Osmanlı okullarında Türklerin tarihi dersi verilmiyordu. Türk Benliğinin yok olmasının asıl sebebi din ve kültür açısından Arapların güçlü baskısı idi. İslam’ın etkisi o kadar çok büyüktü ki, hiçbir Türk devletinde Türki dilleri resmi dil olmadı, hatta 12. yüzyıla kadar Arapçayı kullandılar. Milliyetçiliğin Kabul edilmemesinin sebeplerinden biri de, böyle kavramların çoğalmasının imparatorluğun düşüşüne sebep olabileceğiydi, Osmanlı liderleri bunu çok iyi bir şekilde biliyorlardı. ‘Resmi’ ideolojilerini, imparatorluğun bütün halklarını etnik ya da dini köklerine bakmadan ‘Osmanlı’ olarak birleştirecek olan Panosmanizm olduğu ilan ettiler. 1912-1913 yıllarının Balkan savaşlarından ve ulusal azınlıkların çoğu Osmanlı İmparatorluğu’yla vedalaşınca Pantürkizm zorunlu ‘uykusundan’ uyandı ve Türkler yüksek sesle varlıklarından bahsedip, nüfusu Türkleştirme politikasını izlemeye başladılar. Bu gecikmiş uyanış ve kaçırdıklarını telafi etme isteği Türklerin diğer ırklara karşı açık bir şekilde agresifleşmesine sebep oldu.

Aslında türkizm çok istenen bir alternatif değildi. Birincisi, o zamanlar ’Türk’ neredeyse aşağılayıcı bir tabirdi, ve bazı insanlar Türk köklerinden utanıyorlardı. İkincisi- asıl amaç sadece imparatorluğun toprak bütünlüğünü kurtarmak ve korumaktı. Pantürkizm ise hem Hristiyanları, hem de Türk asıllı olmayan Müslümanları kendinden uzaklaştırıyordu. Bu yüzden hükümdarlar imparatorluğu korumak için sonuna kadar Panosmanizm ve Panislamizm’i kullanarak halkın bütünlüğünü sağlamaya çalıştılar.

Türk milliyetçiliğinin geç uyanışı, Türk benliğini ırkçı eğilimlere yöneltti, kendileri hakkında Darvin teorisi ile beslendiler. Herkes tarafından küçümsenen ve aşağılanan Türklerin, aslında üstün bir ırk olduğunu kanıtlamaya çalıştılar.

Türk milliyetçi benliği, sürekli süren aşağılık kompleksine karşı bir tepkidir.

Türk benliği sürekli aşağılayıcı olan bir ilişkiye karşı tepki olarak doğdu. Pantürkizm neredeyse çaresizliğin, umutsuzluğun ve aşağılık kompleksinin mutlak kaçışıydı. Osmanlı tarihinde Türk, kaba saygısız ve dar görüşlü insanlardan bahsederken  aşağılayıcı anlamda kullanılırdı. İşte bu yüzden Osmanlılar onlar hakkında Batıda Türk  diye bahsettiklerinde hoşlarına gitmiyordu. Osmanlılar arasında Türk olan her şeye karşı antipatiyi şu şekilde açıklayabiliriz:

1. Osmanlı devletinde erkekler köklerinde Türk değildiler. Eski geleneğe göre İslam’a yönelmiş Hristiyan çocuklarını alıp, gerekli eğitimi verdikten sonra onlarla bürokratik merkezdeki devlet kadrolarını dolduruyorlardı.

2. Timur savaşındaki mağlubiyet. 1402 yılındaki Anadolu’nun Türk derebeyleri Osmanlı hanedanına ihanet edip, topal Timurlun tarafına geçip Osmanlının yenilmesine sebep oldular. Türk kökenli olmayan devlet adamları da bu faktörü kullanıp Anadolu derebeylerine karşı nefretlerini, yenilgi yüzünden derin bir üzüntü yaşayan Osmanlılara aşıladılar. Osmanlı toplumunda yaygın olan

3. Arap-İslam bilimi, Türk fobinin asıl sebeplerinden biri. Dini okullarda- Osmanlı medreselerinde, eğitim sisteminin temellerini Müslüman Arapların Türkleri aşağılayıcı bir şekilde ve hayvan tabirinde gösteren eserleriydi. Türkleri aşağılayan deyimler nerdeyse İslamin tüm temel eserlerinde rastlanıyor.

4. Alevi Türkmenlerin isyanı. Osmanlı tarihi boyunca Anadolu köylüleri hükümete karşı isyanda bulundular. Bu isyanlar sosyal ve dini bir karaktere sahiptiler, Osmanlı bürokrasisinde Türklere karşı tutumunu güçlendiriyordu.

5. Yabancı tarih yazıcılığının Türklere karşı aşağılayıcı tutumun oluşmasında rolü büyüktü. Orta ve yeni çağa ithaf edilen tarihi çalışmalarda Türkleri kan içiciler ve barbarlar gibi karakterize etmişlerdi. Orta çağda oluşan Türk stereotipi, yeni çağda da aynı kaldı.

Bütün tarih boyunca aşağılık kompleksine maruz kalmış halka kendi yüceliğini kanıtlamaktan başka bir şey kalmamıştı. Kendi üstünlüklerinin kanıtı olarak Türkler sıkça Dünya imparatorluğu ve diğer halklar üzerindeki hakimiyetlerini kullandılar. Diğer ırklara yaşam alanı hakkı anca Türklerin üstünlüğünü kabul ederlerse veriliyordu. Daha Pantürkizm yokken bile Panosmanizm ve Panosmanizm koruyucuları, bu mezheplerde ve tutumlarda tüm halkların arasında Türklerin tartışılmaz üstünlüğünden bahsediyorlardı. Bu yüzden Pantürkizmi dile ve edebiyata sokmak isteyenler, daha dün Panosmanizm ve Panislamizmi destekleyenlerdi. Bu sonuç milliyetçilik tartışmasında olağanüstü bir değere sahip.

Batının ikili standartı: Hristiyanlara karşı düşmanlık.

Azınlıkların isyanı emperyalist çevrelerin Osmanlı imparatorluğunun iç işlerine karışmasına fırsat verdi, neredeyse her azınlık kendine bir koruyucu bulmuştu. Daha dün ikinci sınıf olan Hristiyanlar, lafta da olsa Müslümanlarla aynı haklara ve belli ayrıcalıklara sahip olmuşlardı. Bu üstün ırka göre ‘ihanet’ti. Doğal olarak Hristiyanların demokratik taleplerine hoşgörü gösterilmedi. Böylece ortaya Hristiyanların üstünlüklerini ve eşitliğini Kabul etmeyen İslam şovenizmi çıktı.

Türk milliyetçiliği Müslümanların ayaklanmaları ve toprak kayıplarıyla doğan intikam isteğiyle beslenmeye devam ettiler.19 yüzyılın ortasından itibaren katliamlardan kaçıp gelen Müslümanlar Anadolu ya yerleştiler, bu da kaçınılmaz olarak Müslüman Türklerin ulusal benliğini etkiledi. Müslüman katliamları ve kaçışları 1877-1878 yılları Türk Rus savaşları döneminde en yüksek boyutlara ulaştı. Mültecileri bilinçli bir şekilde Hristiyanların yaşadığını bölgelere yerleştirdiler. Bu zavallı, mucizeyle o katliamdan kaçmış insanların çok yakın bir zamanda Anadolu’nun, Ermeniler başta olmak üzere, ulusal azınlıklarına karşı gönüllü kasaplar haline gelmeleri gerekti. Müslüman göçünün ölçüleri çok büyüktü, 1878-1904 yılları arasında çoğunlukla Ermenilerin yaşadığı vilayete 850 bin mülteci yerleştirildi. Toprak kayıpları yüzünden Osmanlı-Türk hükümetinde ortaya çıkan misilleme isteğini ulusal azınlıklara yönelttiler. Türklerin 1. Dünya savaşı zamanında ‘intikamını’ alamadığı, Yunanların ve Bulgarların tüm ‘günahları’ yüzünden, ‘emperyalistlerle iş birliği yapıp Türkleri sırtından vuran, nankör Ermenilerin’ hesap ödemesi gerekiyordu. Türk milliyetçiliğinin oluşumunda, Avrupa’nın sadece Hristiyanlara karşı olan dövüş ve katliamlara tepki göstermesinin rolü büyüktü, ama Türklerin ve diğer Müslümanların mağdur olduğu katliamlar hakkında inatla susuyorlardı. Sorun sadece bize karşı olan çifte standart değildi. Bundan daha da önemlisi, bizim gözlerimizde bütün bunların suçlusunun Hristiyan azınlıklar olarak görülmesiydi.

Kısaca Türklerin resmi açıklaması şuydu- ne katliam ne de başka bir eylem vardı, olanlar sadece Hristiyanların Batının imparatorluğun iç işlerine karışması için Müslümanları provoke etmesiyle oluşan tepkilerdi. Bu da bizim çalışmamız için çok önemli bir sonuç çıkarıyor. Hristiyan azınlıkların toplu katliamı bu mantıkla açıklanıyor. Bütün dünyanın bize karşı olduğuna dair eminlik şöyle gerçekliklere dayanıyor: Hristiyanları nankörlükle suçlamak, ve batının bizim iç işlerimize müdahalesi. Biz tüm suçlamalara karşı bu bahanelerin arkasına saklanıp, içimizde olan bu baskıyı ve kuralsızlığı görmezden geliyoruz. Sürekli ulusal azınlıkların haklarının ihlali hakkındaki konuşmalardan, onların dış güçlerin bir silahı olduğunu söyleyerek kaçınıyoruz. Ve bu, bizim ulusal karakterimizin en önemli özelliklerin biri.

Emperyalist devletlerin koalisyona karşı mücadelesi ve kendi Hristiyan vatandaşları ciddi ölçüde Türk psikolojisinde bir etki bıraktı. Onların dağılan bir toplumun üyesi olduğu, ve vatanı ne pahasına olursa olsun kurtarılması gerektiği fikri akıllarında yer etmişti. Osmanlı- Türk hükümetinin bir numaralı görevi bir ülkenin içinde sayesinde tüm halkların huzurlu bir şekilde birlikte yaşayabileceği ortak değerler, ortak bir ruh yaratmaktı. Tüm milliyetçi hareketler Türkler için yaşam kalım meselesi haline gelmişti ve sertçe bastırılıyorlardı. Peki Türklerin bu duyguları, korkuları ve şüpheleri ne kadar haklıydı? Şimdiye kadar bahsettiğimiz faktörler kuşkusuzca gerçekle örtüşüyor. Fakat bunlar öylesine abartılmıştı ki, halk ciddi anlamda paranoyaya kapıldı ve agresifleşti. Üstüne çok daha fazlasını ekleyebileceğimiz faktörler, onları ermeni soykırımı gibi bir barbarlığa sürükledi.

1915 Ermeni soykırımı.

Yukarda anlatıldığı gibi şekillenen Türk milliyetçi benliği tüm kayıpları Osmanlı topraklarında kalan son Hristiyan topluma yüklemesi gerekliydi. Öyle de oldu. İmparatorluktan kopan Hristiyan azınlıklarının hıncı Ermenilerden çıktı, çok ağır bir ceza ödediler. Çünkü Ermeniler , geç de olsa benzer taktiği uygulayıp , yabancı devletlerin dikkatini çekerek belirli haklara sahip olmak istediler. Osmanlı devleti bu taktiği çok iyi bir şekilde biliyordu. Ve hatta, balkanlarda bu taktik onlara çok pahalıya mal oldu- kaybedilen topraklar, yüz binlerce mülteci, Müslüman katliamlar, Batının sürekli dalga geçmesi gibi. İşte bu yüzden Osmanlı devleti eski film yeniden oynarken kenarda izleyici olarak kalmayacaktı ve ‘daha kundaktayken bebeği (Ermenileri) boğmaya’ karar verdiler.

Ermeni katliamları Osmanlı imparatorluğunda eski bir yer alıyor. Onları karakteristiklerine ve yapılış şekline göre iki etaba bölebiliriz. Birincisi 1890-1909 yıllarını kapsıyor, ikincisi-1915-1917, ve diğerleri 1918den sonra başlıyor. Ermenilerin katliamları ilginç bir evrime sahip. İlk etaptakiler bölgesel bir karaktere sahiptiler ve sistematik baskı politikasıyla Türk olmayan halkaları karşılardı. Bu politika sadece devlet tarafından izlenmiyordu. Bu şekilde uygulandılar: Kürt ve diğer Müslüman toplulukların sürekli olarak ermeni köylerine saldırıp, kadınları kaçırıp toplu katliam düzenlediler

1. İç savaş sayılabilecek Müslümanlarla Ermenilerin çarpılması ve bu çarpışmalarda yaşanan katliamlar.

2. Devletin vergi alma, isyanları bastırma ve Ermenilerin sebep olduğu ‘karışıklıklar’ bahanesiyle yaptığı katliamlar

1890 yıllarından itibaren yapılan ermeni katliamların karakterleri aniden diğer ulusal azınlıklara yapılanlara bakarak değişmeye başladı. Devlet Panislamizm kartını oynamaya başladı. Halk arasında da Ermenileri etnik ve dini grup olarak aşağılama başlamıştı. Diğer Hristiyan halkalara karşı olanlara bakarak, Ermenilerin katliamları devlet tarafından gerçekleştirilen, merkezîleştirilmiş ve organize edilmiş bir hal aldılar. Ermenilere karşı gerçekleştirilen saldırılar halk arasındaki Müslümanlara olan etkilerini güçlendirmek için kullanılıyordu. Aynı zamanda ikili anlam taşımayan bir şekilde, Ermeni sorununun çözümü olarak, açıkça tüm halkı katletmeye çağırmaya başladılar, 1915-1917 yılları arasında da gerçekleştirdiler. Peki hangi faktörler buna sebep oldu?

Ana sebep olarak, tabii ki, 1. Dünya savaşının sebep olduğu uygun bir atmosfer vardı. Osmanlıların İslam görüşünde ırkçılık elementleri olsa da, Ermenileri ırk olarak yok etmeye sebep olacak bir ırkçılık hareketini önceden görmek zordu.

Türklerle Ermenilerin arasındaki çelişkiler ve gerginliklerin ilk aylarında bile İttihat ve Terakki partisinin Ermenilerin hakkından böyle geleceğine dair hiçbir iz yoktu. Bu sorunla ilgilenen araştırmacıları hepsi bu kararın 1915 yılında  şubat sonu- mart başında alındığını düşünüyor.

Kuşkusuz Türk benliğinin bazı özellikleri de büyük rol oynadı. Demoralize olmuş kompleksli Osmanlı yöneticilerine göre 1. Dünya savaşı onlara tarihi yenilemek için şans vereceğini düşündüler. Fakat bu umut çok hızlı uçup gitti, yerine korku ve karamsarlık bıraktı- yakın olan sonlarının korkusu. Birbirini takip eden yenilgi getiren aylar neticeyi hızlandırdılar. Sarıkamış operasyonu ise tam bir felaket olmuştu. Bu mağlubiyetlerin sonucunda, Türklerin elinde kalan toprakların Ermenilere verilmesi gerekiyordu. Savaş öncesinde ermeni bölgelerinde Türklere bir devrim programı sunulmuştu, fakat savaş sayesinde bundan kurtulmuşlardı. Bu ruh hali direkt olarak ermeni katliamına yansıdı.

Resmi olarak ermeni soykırımının başlangıç tarihi 24-25 nisan 1915 yılı olarak kabul ediliyor, ama bu sembolik bir tarih diyebiliriz, deportasyon ve toplu katliamlar çok daha önce başlamıştı. Ermenilerin katliamı ve imhasının kararını içeren hiçbir belge içeren yada emir olmadığını belirtmek gerekir. Var olan dokümanlar sınır dışı edilmenin başlamasından hemen sonra afişe edildi ve içlerinde ‘Ermenilerin diğer bölgelere taşınması’ , ‘daha önceden belirlenmiş bölgelere taşınıp yerleştirilmeleri’ gibi söyleyişler bulunuyordu. Bahattin Şakir’den gelen, onun kısmen sorumlu olduğunu kanıtlayan telegramlar var. İçlerinden birinde ‘ Ermeniler yok mu edildi, yoksa sadece deport mu edildi? Acil rapor verin.’ Bu tür telegramlar eylemin planlı olduğunu gösterse de, hiçbirinde devletten gelen resmi bir kararı belirten bir şey yok. Olayların gidişi hakkında o dönemde orda bulunmuş görgü tanıklarından, konsollardan, yabancı askerlerden, ‘merhamet kardeşliğinden’ ve misyonerler sayesinde az yada çok bilgi sahibi olabiliyoruz. Farklı bölgelerde görev yapıp, birbirlerini görmeden rapor vermelerine rağmen genel olarak ifadeleri birbirini tutuyor, bu da tek bir ermeni imhası programının var olduğunu işaret ediyor. Bu çok önemli bir nokta, çünkü Türk tarafı sürekli öyle bir planın var olmadığını savunuyor.

Ermeni katliamının özelliği, görünüşte rastgele olmasıdır. İlk bakışta aslında olayın planlı bir hareket değil, ihmalkar bir tutumla yaklaşılan, kontrol edilen kalabalıklar sayesinde gerçekleşen katliamlar serisi gibi geliyor. Sınır dışı edilenlerin ortaya çıkışını gözlemlemek için, cinayet, kaçırma ve açlık yollarıyla sınır dışına gönderileceklerin sayısını minimuma getirmek lazımdı. Bizim için soykırımın devlet planları olup olmaması önemli değil. Hükümetin bu eylemde parmağı olduğunu kanıtlayan çok fazla belge var. Yeni yerleşim yerlerinde ve güzergâh boyunca tüm halkın göçünü sağlayabilecek hiçbir önlem alınmaması bile, hükümetin Ermenileri topraklarından kaldırma niyeti olduğunu kanıtlamaktadır. Hükümetin bu olayı hiç planlanmamış gibi gösterme yeteneği şaşırtıyor.

Ermeniler savaştan çok daha önce bile şüphe çeken ve güven vermeyen ırk olarak ilan edilmişti. 6 eylül 1914de bile ermeni nüfusunun çok olduğu vilayetlere ermeni politik liderleri ve partilerinin sürekli takip edilmesini talep eden şifreli emirler gönderilmişti. Savaşın başlamasıyla birlikte başlayan Osmanlı ordusundan toplu firar ermeni askerleri de kapsadı. Başlarında ünlü liderlerin öncülüğünde sınırı geçip Rus gönüllü ordusuna katılanlar oldu. Anadolu’nun farklı köşelerinde hem Osmanlı hükümetinin ordularıyla, hem de Kürt aşiretleriyle çarpışan silahlı ermeni bölükleri oluştu. Osmanlı-Türk resmi makamları da bu eylemleri Ermenilerin soykırımına yol açan sebeplerden biri olarak görülüyor.

Savaş Ermenilere olan baskıyı arttırdı. Doğu Anadolu vilayetlerinde vergi toplama bahanesiyle köylere saldırılar, hırsızlıklar ve bölgesel cinayetler işlendi. Bu eylemlerde asıl rolü ‘Hamadiye’ Kürt alayı ve ‘Teşkilat-i Mahsusa" organizasyonu oynadı. Çok geçmeden toplu ermeni katliamları düzenlediler.

‘Teşkilat-i Mahsusa’nin içine genelde hapisten çıkarılmışlar, Balkan ve Kafkaslardan gelme mülteciler vardı. Bazıları onları soykırım için özel yetiştirdiklerini söylüyorlar. Bu sebep için özel olarak askeri bakanlıkta eğitildiler. Savaşın ilk aylarında gerçekleştirilen saldırılar, hırsızlık ve cinayetleri bu teşkilatın görevlileri gerçekleştirdi, ölçüleri öylesine büyüktü ki, bir kaç vilayetin valileri onların hakkında şikâyette bulunup hükümetin bu rezilliğe son vermesini talep ettiler.

Anti ermeni politikasının dönüş noktası Sarıkamış operasyonundaki yenilgiydi. 1915 şubat ayında verilen emire göre ordudaki tüm Ermenilerin silahları alındı ve işçi olarak çalışmaya gönderildiler. Yol inşaatı, yük taşıma gibi işlerde kullanılan bu ermeni işçiler sıkça açlıktan ölüp yok olup gittiler. 

Baskıların ikinci dalgası Van şehrinde gerçekleşen ünlü olaylardan sonra başladı. Türklerin versiyonunda, 1915 nisanında Van’da bir ay boyunca Ruslar şehre girene kadar direnen yerel Ermeniler isyan başlattı. 24/25 nisanda gerçekleşen bu olay, İstanbul’daki Ermenileri tutuklamak için bir bahane olarak kullanıldı. Ama çoğu vilayette 19 nisanda başlayıp 19 mayısa kadar tutuklamalar sürdü. Bazı yerlerde diğerlerine ibret olsun diye halkın ortasında idam ettiler. Bunların hepsi tek bir amaç içindi: Ermenilerin sınır dışı edilmeye karşı çıkmamaya ikna etmek. Aynı zamanda devlet dairelerindeki tüm Ermeniler işten kovuldular ve ülke içinde hareket etme yasağı getirildi.

Ermenileri silahsızlaştırma hedefi daha savaştan önce konulmuştu. Bu konuda özellikle ‘Teskilat-i Mahsusa’  çok büyük rol oynadı. Ermeni halkını ve askerlerinin silahlarının alınması, ermeni halkının önde gelenlerine idam ve tutuklamalar yapılmadan sistematik yok etmeye başlamadan önce sadece birer hazırlıktı.

Ermenilerin sınır dışı edilmesine dair resmi karar 27 mayıs 1915 yılında alındı, ve ‘Resmi Gazete’nin 1 haziran 1915 baskısında yayınlandı. Ama Ermenilerin sınır dışı edilmesi martta başlamıştı. En kalabalık sınır dışı edilmeler ve katliamlar doğu vilayetlerindeydi, Osmanlının olası savaş mağlubiyetinde ermeni devletinin kurulacağı yerlerde. Bu vilayetlerde sınır dışı etmeler mayısta başlayıp ağustosun başına kadar devam etti.

Sınır dışı edilmenin ve katliamların şekli yerden yere değişiyordu. Bazı yerlerde halka 2 saat önceden haber verildi, bazı yerlerde 5 günlük süre verildi. Ama genelde bu süreler gerçek değildi. Bazı yerlerde Ermenilerin eşyalarını yanlarına almalarına izin verildi, ama Ermenilerin eşyalarına alım-satım yasağı getirilen yerler vardı. Ermenilerin toprağını satın almaya cesaret eden Müslümanların idam edildiği bile görüldü.

Ermeni erkekleri sınır dışı edilmeden önce öldürülüyordu. Daha önce ‘temizlik’ yapılmayan yerlerde ise ilk önce erkekleri eşlerinden ve çocuklarından ayırıp, farklı yollarla öldürdüler. Bu hareketlerde Kürt aşiretleri ve ‘Teskilat-i Mahsusa’ haricinde jandarma gibi silahlı kuvvetler ve halk da yer aldı. Halkın Ermenileri kendi koruması altına aldığı zamanlar oldu, ama jandarmanın konvoyları, saldırgan halktan korumak zorunda olduğu zamanlarda görüldü.

Mayıs- haziran doğu vilayetlerinde gibi sınır dışı edilme bittikten sonra, batı Anadolu ve Trakya’daki Ermenileri göndermeye başladılar. İlk durak Suriye’nin Halep şehri oldu. Oraya kadar sağ ulaşanları kamplara aldılar. Bu kamplardan sağ çıkmak nerdeyse bir mucize sayılırdı. Oradan sonra Ermenileri iki yöne yolluyorlardı: Suriye’nin güneyine ya da doğu Mezopotamya’ya- yani Arap çölüne, bu ölümle aynı anlama geliyordu. Çölün ortasına kurulmuş kamplar aslında Ermenilerin mezarı olmuştu. Ermenileri kendi elleriyle öldürmediler, ama açlık susuzluk ve hastalıklar onları yok etti. O kampta bulunmuş bir şahidin söylediğine göre ‘burada insanların acılarından kurtararak hemen öldürmüyorlar, onlara yavaş bir ölümle yok etmeyi tercih ediyorlar. Bu insanlığın yeni ‘basarisi’. Tabi katliam, yavaş bir ölüme göre daha az yasal. Bu şekilde Türkler ‘medeniyet yüzlerini’ kurtardılar.’ 1916da sınır dışı edilme bitti.

Sınır dışı boyunca öldürülen insanların net sayısı belli değil. 1919 yılında ‘İttihâk ve Terakkî‘ partisinin liderlerinin mahkemesinde 800.000 sayısı geçti. Johannes Lepsius ise 1 milyon mağdurdan bahsediyor. Diğer kaynakların sayıları ise 600.000 ile 1.5 milyon arasında değişiyor.

Sonuç ortada. Talat Paşa’nın da Alman konsolosu Hohenlohe-Langenburga 31 ağustos 1916 yılındaki konuşmasında da dediği gibi - "La question armenienne n'existe plus" (bundan böyle ermeni sorunumuz yoktur).

Yorumlar

Sonra ne okumalı