Armat - national platforms
Oturum
1

....

2
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için kaydolun
Bizi kendiniz hakkında biraz bilgilendirin
Tamamlandı
Giriş yap
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için oturum açın
Giriş yap
Şifrenizi mi unuttunuz?

Ya da sosyal ağ üzerinden bize katılın

Gönder
Giriş yap
Oturum
Rafael de Nogales, "Hilal Altında Dört Yıl". Kaderinin getirdiği rastlantılarla, Ermeni soykırımına tanık olan Türk ordusunun Venezüellalı subayının tanık olduğu anlar
Bellek

Rafael de Nogales, "Hilal Altında Dört Yıl". Kaderinin getirdiği rastlantılarla, Ermeni soykırımına tanık olan Türk ordusunun Venezüellalı subayının tanık olduğu anlar

Venezüellalı yazar Rafaelya De Nogales’in “İyi Şanslar Asker” kitabı kendi yurdunda, geçtiğimiz yüzyılın 20’li yıllarında yayınlandı ve çoktandır nadir bibliyografik bir eser olarak yerini aldı. Kaderin yazgısı sonucu, yazar tarihteki ilk soykırım olan- Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni soykırımına şahit oldu. İtilaf ordularından herhangi birine katılma izni alamayan Nogales, Türk ordusunda bir subay olarak görev yaptı ve Osmanlı İmparatorluğunun tüm savaş alanlarında gayretle görevini sürdürdü. Eski Ermeni başkenti olan Van kuşatmasına katıldı ve kendi kabulü ile kentin kahraman savunucularına ciddi zararlar verdi. Her şeyden önce, Türk ordusu iletişim çevresini oluşturdu, bu yüzden kitabında Ermenilere karşı olan resmi Türk propagandasını tekrarlıyor.Ancak, sivillerin katledildiği sahneler onu kayıtsız bırakamadı. Savaştan sonra, katliamın yöneticileri tarafından taciz edildi. Olayları yakın mesafeden gözlemleme imkanına sahip olan nadir biri olarak yazar, modern okuyucu için Ermeni soykırımının önemli yönlerini değerlendirmeye olanak tanırken olayların gerçekliğini ve  koşullarını belirtiyor. Bugünlerde, Nogales’in anıları ilk defaRusça'ya çevrildi ve Rus Herald yayınevi tarafından yayınlandı.

Bölüm V

[...] Kısa bir dinlenmeden sonra Muş'tan ayrıldık. Fırat nehrini güneyden geçtikten sonra günün batmasıyla birlikte Nemrut Dağı’nın karşısındaki Kodne köyüne doğru acele ettik. Bu, üstünde sekiz kilometre uzunluğunda bir krater ya da daha doğrusu göl olan 9 bin fit yüksekliğinde bir volkandır. Bu göl sayesinde Ermenistan'ın beş harikasından biri olarak kabul ediliyor.

Kodne'den dört ya da beş kilometre ötede, hayvanların yolun kenarında akan bir dereden su içmelerini sağladık. Etrafındaki kalıntılara bakılırsa, bir tapınağın altına veya pembe taştan bir şabelin altına akıyordu. Tarihçilerin, Ararat'ın yakınında, Aladağ'ın kuzey yamacında bulunan Doğu Fırat'ın kaynağı ile bazen karıştırdığı ünlü Karasu Nehri'nin kaynağıydı bu.

17 Nisan akşamı, nihayet Van Gölü'nün güneybatı kıyısında yer alan küçük Tatvan köyüne (ya da eskilerin dediği gibi, Ariza Palus)ulaştık.

Gümüş bir ayna kadar pürüzsüz olan göl, deniz seviyesinden bin üç yüz metre yükseklikte, yüz metre derinlikte, yüz yirmi beş kilometre uzunluğunda ve elli metre genişlikte uzanıyor. Suyu çok tuzlu olmasına rağmen balık bakımından zengin bir göldür. Dicle havzasına akması, hala aktif bir volkan olan Nemrut Dağı’ndan lav akması sonucu kapanmış gibi gözüküyor. Bununla birlikte, Van GölüBitlis Nehri'ne yer altı arterleriyle ve Doğu Fırat Nehri'ne küçük Nazik gölü ile bağlıdır.

Tatvan (en azından o zaman) çıplak bir tepenin eteğinde bulunan dikkat çekici bir köy değildi ya da yüzyıllar önce Ksenofon ve Timur’un güneyde Erek dağına kadar uzanan ünlü gölün opal sularına baktığı bir rakımdı. Bu dağ yatağı, ilk kullanmak istediğim yola çıkıyordu. Ancak, onu örten kar tabakalarını görünce, sevinçle, daha uzun olmasına rağmen daha uygun olan kuzey rotasını tercih ettim.

Akşamları, Tatvan'ın çıplak tepesinde otururken, yalnız başıma rüya görürken ve Ariza Palus'un pürüzsüz sularına hayran kalırken, yavaş yavaş alacakaranlık iniyordu ve akşam gökyüzünde bir köpük dağına benzeyen Süphan Dağı yavaş yavaş karanlık bulutlarla sıkışıyordu, Ararat ise sıcak bir kükürt damlası gibi patlıyordu adeta.

Sönen ışıkla parlayan ve sonsuz üzüntü ile kutlanan bu manzara, nihayet yolculuğumun amacına ulaştığımı ve Eski Ermenistan'ın kalbinde olduğumu hatırlattı.

Nemrut Dağı’nın etekleri boyunca yolculuğumuz devam ederken, 19 Nisan’da Van Gölü’nün kuzey batı ucundaki Ahlat köyüne vardık, eski Ahlat şehrinin kalıntılarının yakınına vardık Bu şehri eskiden kararlı bir atak ile Timur almıştı.

Eski çınar ağaçlarının gölgesinde olan odamın penceresinden, memurlarına emir veren yerel bir komutan görebiliyordum, aynı zamanda bir grup sekreter çok sayıda telgrafın şifresini çözmekle meşguldü.

Sıra dışı bu olayları izlerken, fırtınanın çıkmak üzere olduğunu fark ettim.

Yanılmadım.

Ertesi sabah, 20 Nisan 1915’te, Ahlat’ı diğer taraftan geçerken yol boyunca uzanmış sayısız ermeninin cesedi ile karşılaştık. Bir saat sonra, gölün karşı kıyısından yükselen dev dumanları ve Van iline bağlı kasaba ve köylerin alevlerle sarılı olduğunu fark ettik.

O anda anladım: Zarlar atıldı. Ermeni devrimi başladı.

Bölüm VI

Günbatımında ormanları ve koyu zeytin bahçeleriyle çevrili olan eski kale Adil Jezov'a girdik. Avlularda evlerin çatıları üzerinden kavak ve söğüt ağaçları yükseliyordu. Gölgesini yayan çınar ağacının altında ise eski cami ve güzel türbelerin kalıntıları duruyordu.

Gölde, kıyının yakınlarında, dalgalar birkaç salı hafifçe kıpırdattı. Boş ve kasvetli pazarlardaki yağmalanan ermeni dükkanları ve kurumuş kan lekeleri hemen dikkat çekiyor ve katillerin kurbanlarını burada yakaladığını gösteriyor.Ağır silahlı Türkler ve Kürtler, tüm sokaklarda oraya buraya telaşla koşarken, uzaktan bir çağrı gibi duyulan silah sesleri, insan avının daha durmadığını belirtiyordu. Yerel yönetim binasının karşısında, kaymakam beni çevresindeki önemli memurlarla bekliyordu.Beni hükümet adına karşıladılar. Birkaç kelime konuştuktan sonra, pahalı halılar ve altın harflerle kuranın surelerinin yer aldığı toplantı salonuna girdik.

Burada, yukarıda bahsettiğim beyefendiden, durumun ne kadar ciddi olduğunu ve onların deyimiyle köyün etrafındaki dağlara dayanan Ermeniler tarafından tehlike altında olduğumuzu öğrendim.

Güneş battı ve gökyüzü kan kırmızı bir renge dönerken, doğuda Ermenistan’ın başkenti Van şehrini alevler sardı, uzaktaki bu kanlı geceyi yırtan Türk havanlarının darbeleri ile şehir çöktü.

21 Nisan. Şafakta, silah sesleri ve topçu mermisinin kükremesi ile uyandım. Ermeniler şehre saldırdı.

Hemen atımın üstüne atlayıp, birkaç silahlı adam eşliğinde durumu öğrenmeye gittim.

Ama saldırganların Ermeniler değilde şehir yetkililerinin kendisi olduğunu fark ettiğimde çok şaşırmıştım. Kürtler ve yerel halk tarafından desteklenenler, üç ya da dört yüz Hıristiyan zanaatkârın bu şiddetli çeteden umutsuzca savunduğu Ermeni mahallesini kuşattı ve yağmaladı. Saldırganlar kapıları kırdılar, kerpiç duvarlara tırmandılar, evlere girdiler ve silahsız kurbanlarını öldürdükten sonra bu talihsizlerin karılarını, annelerini ve ya kızlarının cesetlerini bacaklarından ya da ellerinden çekip sokağa, kalan alçakların onları yendiği yere sürüklediler. Ardından kıyafetleri yırtıp, cesetlerini çakalların ve kargaların oldukları yere attılar.  Sokaklardaki bu fırtınalı şiddet olaylarına rağmen, bu olayları durdurabilmesi için belediye reisine gitmeyi başardım. Ancak benim aşırı şaşkınlığım içinde bana, sadece valinin yazılı olarak ilettiği “on iki yaş ve üstü tüm erkek Ermeniler yok edilecek” emrine uyduğunu söyledi. Bu emrin sivil otoritelerden geldiğini gördüğümde, katliamı bir asker olarak, tüm arzularımla engelleyemedim, jandarmalara olanlara müdahale etmemelerini emrettim ve katliamın sona ermesini beklemeye başladım.

Bu katliamın bir buçuk saatinden sonra, tüm AdilcevazErmenilerinden sadece yedi kişi hayatta kaldı; onlarıda ben katliamı uygulayanların pençelerinden, silahla tehdit ederek çıkarabildim.

Bu talihsizliklerle kuşatılmış atımı kuyruğundan ve yelesinden tutarak, kurtarıcı bir değnek gibi,  acımasız bir insan kalabalığı eşliğinde, kanla beslenen ve  ganimetlerle dolu bir kasabaya gittim. Yolumun çoğunu Türk ve Kürt kadınlarından oluşan bir insan kalabalığından geçirmek zorunda kaldım. Bu arada onlar, bu korkutan manzaraya evlerinin çatısından hareketsiz bir şekilde adeta bir sfenks gibi bakıyorlardı.

Yerel hükümet binasına doğru acele ettiğimde, kaymakam çıkıp beni karşıladı ve hükümet adına, şehri Ermenilerin bu korkunç saldırısından kurtardığım için teşekkür etti.

Duyulmamış bu küstahlığa, ilk başta nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Sonra esirlerime yumuşak davranmalarını talep ettim. Kaymakam, elini kalbine koyarak bana şeref sözü verip, üstüne de ciddi bir şekilde onların yaşamlarına bir şey olursa başıyla bunu ödeyeceğini belirtti.

Ancak, aynı gece başlarının kesilmesini emretti. Cesetlerini ise göle attılar, ayrıca daha önceden öldürülen kırk üç ermeninin cesedinin nerede olduğunu sadece Tanrı biliyor.

İşte doğuda sultana bağlı şehir yöneticileri, yeminlerini ve sözlerini böyle tutuyor!

Bu arada telgraf iletişimi de tekrar yapıldı. Bir süre sonra Bitlis valisi tarafından, yolculuğuma devam edebilmem için tekne gönderildi.

Tekneye çıktım. Yetkili makamlara ve özellikle gölün kıyılarına gelen Adilcevaz halkına veda ederek Van'a yöneldik. Tekne, uzaktan, yeryüzündeki en huzurlu görünen köyden uzaklaşıyordu.

Ekip, bir kaptan, küçük bir jandarma ekibinden ve hem mekanikçi hem de denizci olan dört silahsız Ermeni’den oluşuyordu. Yorgun hissediyorum, kestirmeye gittim. Uyandığımda akşam zaten beş oldu. Hala kıyıdan uzaktaydık. Güvertede yürümeye başladım ve makine dairesine ulaştığımda dört Ermeni’den sadece ikisinin kaldığını fark ettim. Diğer ikisi neredeydi?

Aydınlanmamış bir kişi olmak istemiyorsanız, Doğu’da hiçbir zaman bu soruyu sormamalısınız.

Sultanıninsanları, çoğunlukla geceleri vampir gibi sessizce öldürür, çoğunlukla derin göllerin ortasında, cesetleri kıyıya taşıyan gereksiz akıntıların olmadığı bir katliam düzenler. Veya köpeklerin ve çakalların işledikleri suçun izlerini gizlemelerine yardımcı olduğu uzak dağ mağaralarında yaparlar bunu.

Artık alacakaranlıkta küçük Akdamar adasına yelken açtık. Görünüşe göre adada, Van Ermeni Kilisesi Piskoposunun ikamet ettiği eski güzel bir manastır dışında başka bir bina yoktu. Manastırın cepheleri alegorik resimlerle kaplıydı ama gün batarken teknede bunları görmek imkansızdı. Kilisenin eşiğinde ve avlusunda, kesişlerin ve piskoposun mezarı bulunmaktadır. Talihsizlikle uğraşan Türk jandarmaları dışında, adada artık canlı bir ruh olmadığı görülüyordu.

Jandarmalara, tanrı bilir daha kimleri öldürmek için acil mühimmat arzını talep ettikleri zaman, onlara beş bin mermi bırakıp kıyıya doğru uzağa yelken açtık. Uzaktaki köylerde, gökyüzünü kırmızıya boyayan öfkeli alevlerin nereden geldiğini tahmin etmek zordu. Diğer köyler arasında, Vanlı zengin tüccarların genellikle yazlarını geçirdikleri Artamid’in alevleri özellikle belirgindi.Artamid'in kilisesi bir meşale gibi göründü ve bize bir işaret olarak hizmet etti.

Akşam saat on gibi zifiri karanlıkta indik. Mezarlık gibi sessizdi. Uzaktaki silah seslerinin gürültüsü ve uğursuz çakalların uğultusu bazen sessizliği dağıtıyordu. Burada şafağa kadar beklemek istemiyorduk, kaptanla iki jandarmayı tekneyi korumaları için bırakıp tarlalardan ve meralardan geçtik. Yarım saat sonra - Türk nöbetçisinden sert bir ses geldi: Kim var?

Artamid'inkenardaki evlerine vardığımızda, yerel bir komutan bizimle buluşmak için geldi. Bizi selamladı ve canlı bir şekilde geldiğimiz için bizi tebrik etti, çünkü ona göre bizim yürüdüğümüz yollar Ermenilerin kontrolü altındaydı.Öyleydi de. Ateş devam ederken geçmemişiz, biz de saf bir şans sayesinde hayatta olduğumuza ikna olup şaşırdık.

Üzerinde durduğumuz ve konuştuğumuz küçük alan, dev yılanlar gibi yanmış bir kilisenin kalıntılarından çıkan fantastik ışık alevleriyle parladı.Çevredeki evlerin pencerelerinde, tüfeklerinin namlularından etrafı gözlemliyorlardı. Otomatik silah kullanıyorlardı ve kemerlerinde hançer ve mavzer bulunduruyorlardı.

Bunların arasında, hala köyün etrafında bazı pozisyonlarını koruyan ve evlerde bulunan Ermenilerin işini bitirmek için şafakta adım atması gereken geniş bir insan grubunun parçası olan birkaç Kürt fark ettim.

Çatışmanın daha da kızıştığını gördüm. Kilisenin dumanı tüten kalıntıları arasında kalan, Ermenilerin cesetlerinden gelen yanan et kokusunu solumaya dayanamadık. Dikkatli bir şekilde bahçeler arasında yolumuza gittik ve sonunda büyük bir evin beyaz duvarına yaslandık. Kaderim gereği burada o geceyi geçirmem gerekti.

Yatmadan önce, pencereyi açmaya ve etraftaki yangına son bir kez bakmaya karar verdim. Dışarı doğru eğilirken, biri paltoma dokunurken mermilerin sesini duydum.

Gecenin sessizliğini kırarak sürekli ateş edilmesine rağmen, sabaha kadar sessizce uyudum. Ta ki umutsuz bir çığlık sesi beni uyandırana kadar, ardından bir dizi atış sesi… Şehre Kürtler girdi ve Ermenilere arkadan saldırdı.

Bu çeyrek saat sürdü. Ve beni selamlamaya gelen birkaç Kürt toplumunun balkonunda kahvaltı ederken, gözlerimizin önünde hayal edemediğim kadar korkunç bir tablo ortaya çıktı.

Ermeniler avlanan tavşanlar gibi, onlara onlarca ayakla saldıran bir top mermisi tarafından kovalandılar.Birçokları yere oturdular, kelimenin tam anlamıyla ölmeyi bekleyen koyunlar gibiydiler.

Sadece gençlerden oluşan çamur duvarına sıkışmış küçük bir grup genç, yorulup vazgeçene kadar çaresizce kendilerini savunmaya devam etti. Genç adamlar bıçak ve izmarit darbeleri arasında birbiri ardına düştüler- Kürtler mermilerinden ekonomi yapmak için soğuk silah kullanmayı tercih etmişlerdi.

Bütün bunlar bahçelerde olurken, devriyeler sokaklarda yürüyordu, ölü olmayan Ermenileri aramak için Müslümanların bodrumlarını ve evlerini kontrol ediyorlardı.

Eğer bulurlarsa, ya kafaları parçalayıp keserler ya da bir hançeri göğsüne sokarlardı. Bu vahşiler karşısında yüzümde gülümseme tasvir etmemin, insanların acı içinde nasıl can çekiştiklerini ve yere düştüklerini, ölüm krampları ile dayak yediklerini görmenin ve aynı zamanda beni rahatsız eden kalp alıcı çığlıklarını duymanın zorluğunu anlatmama gerek yoktur.

Consummatumest devriye bana soylu ailelerden iki genç getirdi, gençler beni gördükten sonra, kollarını uzatıp, onları korumam için dua ettiler.

Onları ne pahasına olursa olsun kurtarabilmek için, onlarla ne yapacağıma karar verene kadar onlara dokunmalarını yasaklayarak yakındaki bir binaya kapatılmalarını emretmiştim. Fakat o sırada birkaç kurt ortaya çıktı ve benim emirimi duymamış gibi yapıp Ermenileri avluya sürükleyip üzerlerine dört kurşun sıktılar. Silah sesini ve ölüm çığlığını duyunca ne olduğunu anlamıştım. Ancak hiç bir şey anlamamış gibi davrandım, çünkü doğuda duygularını göstermenin ya da değiştirilemeyecek bir şeye karşı protesto etmenin mantıksız olduğu kabul edilir.[...]

Öğleden sonra, Genel Vali Cevdet Bey  tarafından gönderilen bir jandarma eşliği geldi. Bu cehennemden çıkar çıkmaz, eşi görülmemiş aşırılıkların hüküm sürdüğü yerlerde, göl kenarındaki Van’daki Amerikan misyonuna ait küçük bir villa dikkatimi çekti. Kapıda iki ceset vardı. Yolun her iki tarafı, Ermenilerin yerlerdeki parçalanmış cesetlerini yemek için köpeklerle kavga eden sivri pençeli kargalarla doluydu. Batıda, Ermenistan'ın başkenti olan Van şehrinin minareleri ve kubbeleri kavakların çıplak kolları arasından görünüyordu. Van, neredeyse 80 metre yükselen ve neredeyse bir kilometre boyunca ovadan doğuya doğru uzanan yalnız bir kayalık dağın en güney yamacında yer almaktadır. . Dağın tepesi, dev siperlerle ve efsaneye göre Asur kraliçesi Semiramis döneminde inşa edilmiş antik bir kale ile taçlandırılmıştır.

Eskiden Tushpa, Alniun veya Semiraunkerta adı verilen Van, Ermeni platosunun neredeyse bütün şehirleri gibi bitmeyen bozkırlarla kaplı olduğu gibi kasvetli ve hüzünlü görünüyordu. Yüksekliği ortalama 5-6 bin feet'tir. Yılda altı ay kar oluyor ve yalnızca nehir havuzlarında az sayıda yerel insan verimli topraklar bulabiliyor.

Buradaki evlerin birçoğu iki hatta üç katlı, pişmiş kerpiçten yapılmış ve taş temellerin üzerinde duruyor.

Neredeyse tüm şehir mahalleleri, içinden alevlerin yükseldiği kalın bir dumanla kaplıydı. Kıyıda bir uçurumun tepesinden sürekli duyulan Türk topçularının atış sesleri ne gece ne gündüz, Ermenilerin dinlenmesine izin vermiyordu.

Güneye birkaç kilometre uzaklıktaki sözde villa bölgesi veya Aygestanadıyla anılan bölge, yüzyıllar boyunca inşa edilmiş geniş bir yolla şehirle iletişim kuran bir yerdir. Her iki tarafında dağ evleri, bahçelerle çevrili kır evleri ve şanlı yaratıcısının onuruna Ceramis-Su adında eski bir su kemeri yardımıyla sulanan alanlar vardı.

Aygestan temel olarak birbirinden ayrı çitlerle korunan yapılardan oluşuyordu. Ermeniler bu çitleri, ustalıkla sağlam aralıksız bir savunma hattı oluşturmak için kullandılar.

Bu savunmalara ek olarak, topçumuzun ateşine dayanabilecek kabiliyetlere sahip, hemen hemen seksen küçük tahkimatı (blockhouses) inşa ettiler. Bu evler, vadi boyunca onların durumu kontrol etmelerine izin verdiler.

Bombardıman bölgesinde ki Ermenilerin evlerinin neredeyse tamamı, fanatik olarak hazine arayışı içinde olan Müslüman çete tarafından yıkıldı: Doğu’da birikimlerini bankada tutanların sayısı parmakla sayılacak kadardır. Çoğu insan parasını, duvarların içindeki ya da yerdeki girintilere ve bazen de çatıların altına gizliyor. Bu hazineleri bulmak için de tüm evi yıkmak gerekiyordu.

Şehre vardığımızda, yetkililerin suçlarının son izlerini örtmekte olduğunu gördüm. Başka bir deyişle, yerlerde  yatan Ermenilerin cesetleri acilen gömüyorlardı. Belki de olayın büyüklüğünün  ne derecede olduğunu anlamamı istemediler.

Yine de sürekli ceset yığınlarını ve yerden insan ellerini ya da bacaklarını kemiren köpekleri görüyordum.

Dayanılmaz bir ölü kokusu vardı. Sonunda valinin evine ulaştığımızda kendimi mutlu hissettim. Onu evde bulamadım, kaleye gitmişti. Dönmesini beklemeyi istemediğimden, onunla karşılaşabilmek için ben kendim oraya gitmeye karar verdim.

Ancak kaleye girebilmek için Ermeniler sürekli ateş açmaya başladığından, yoldan sapmak zorunda kaldık. Bizim başımız üzerinden bir mermi değil çpk mermi uçtu. Mermilerin sesi o kadar yüksekti ki birkaç kilo metre ötede Van’dan bile duyuluyordu. Bazen bu ses azaldı bazen de çoğaldı ama hiç durmadı.

Ermenilerin çoğu iyi silahlanmış, çoğunun kısa mesafeden ateşlendiğinde düşmanı dehşete düşüren mavzerleri vardı. Etkileri yalnızca makineli tüfekler gerçeğiyle kıyaslanabilir, çünkü bir mermiden sonra bir mermi ateşlemek yerine, Ermeniler aynı hedefe neredeyse aynı anda dört, beş, altı mermi gönderdiler. Ayrıca, matkap gibi bir şey icat etmişler ve bu icat yardımıyla binaların kil duvarlarına hızla delik açmışlardı. Sonuç olarak, onlardan bir pozisyon kazanır kazanmaz, tabancalarını anında açılan yeni deliklere ittiler ve ne olduğunu anlamaya vaktimiz olmadan aramızda ölüm ektiler.

Kuşatılanların çoğu (her şeyden önce, çocuklar ve kadınlar) güney tarafındaki evlerde saklanıyordu, bu da kısmen onları bir kaleden gelen bombardımanınaltında kalmaktan kurtardı. Kayanın üst kısmında Eski Ermenice'de çivi yazısı ile ilgili yazılar hala vardır. Anlaşılan, Urartu'dan Sarduri kralları zamanında, başka bir deyişle, İX-VII. Yüzyıllarda Hristiyanlığın doğuşuna kadar ki süreçte yapılmıştır. Yazıtların çoğu üç dildedir ve DariusXerxes'in oğlu hakkında bilgi verir.

Ne yazık ki, onları kuşatma altındakiler tarafından yoğun bir şekilde kaplandığından, yakın mesafeden uygun şekilde bu yazılara bakamadım.

Kale duvarlarının üstünden görülen parçalanmış sütunlara ve taş plakaların enkazlarına bakarsak bu tahkimat sınırsız bir şekilde tahrip edildi ve bir dizi fetih sırasında yeniden inşa edildi: Türkler, Selçuklular, Bizanslılar, Romalılar, Parfiler, Persler, Medler, Asurlar, Babiller, ve Sümerler binlerce yıldır Ermeni platosundaki tüm yerleşim yerlerini silmeye çalıştı. Gerçek şu ki, Anadolu'nun fethi sırasında, Suriye ve Filistin ile birlikte Ermenistan'ın büyük bir geçiş noktası ya da çıkmaz sokak olduğudur: sadece onun topraklarına kök salmışlarsa, kendilerini Orta Asya’daki savaşçı orduların saldırısına karşı güvence altına alabilirlerdi.

Aslında kale, doğrudan kayaya oyulmuş bir dizi kışla ve aynı zamanda toz depolarından oluşuyordu. Bunların üstünde, ertesi gün ana kışlalarımı düzenlediğim beyaz bir cami vardı.

Minarenin yüksekliğinden, bir taş iğne gibi gökyüzüne dalan, savaşın akışını izledim ve önümde kocaman bir harita gibi yayılmış olan Van kentine top ateşi yönelttim. Yüksekten kolayca - bazen çıplak gözümle - herhangi bir evi, herhangi bir avluyu ve hatta sokakta yürüyen insanları ayırt edebiliyordum.

Birkaç kilometre batıda Skelekei tarafından bir mesafeden gölün kıyısında inen bir güvercin sürüsüne benzeyen beyaz evler vardı; doğuda karanlık mesafelerde, Artchag, Hazeran, Bogas-Kesen, Şuşatan ve diğer köylerin ana hatlarını ayırt etmek zordu.

Ağırlıklı olarak Ermeniler bu yerlerde Ermeniler yaşıyordu. Köyler bir yarım ay gibi, kuzey tarafı küçük Erchek gölüne güney tarafıda karanlık ve ulaşılmaz Varag dağına uzanıyordu.

Dağın batı yamacında, kale olarak inşa edilmiş büyük bir manastır vardı. Yedi Kilise olarak adlandırılıyordu. Onun sayesinde Ermeniler, Van'ın orta kısmını Hayots Zor vadisi ve İran sınırına bağlayan kervan yolunun geçtiği Vartak geçidinin tamamını kontrol edebildiler.

Geldiğim gün Van kuşatması başladı.

Bayan KnappvebayRushmondi tarafından yayınlanan verilere bakılarak, Aram Paşa  30 bine yakın Ermenileri ile birlikte neredeyse şehrin içindeki kaleleri ve Aygestan bölgesini işgal etti. Kaleyi ve banliyöleri koruduk, her başarılı ataktan sonra ortaya çıkan bir demir halka oluşturduk.

Van kuşatması sırasında olduğu gibi acı çeken insanları nadiren görmek zorunda kalıyordum.

Bu, yakın dövüşe dönüşen sürekli bir savaştı. Burada kimse merhamet için dua etmedi ve kimse kimseyi bağışlamadı. Ne Hristiyan ne Müslüman esaretten geri dönmedi. O günlerde esiri kurtarmak, aç bir kaplanın avını almak kadar imkansızdı.

Adamlarımın coşkusu o kadar güçlüydü ki, bazen bizi komşu binalardan ayıran duvarları yıkmak için evlerin içine topçu yerleştirmek için emir vermek zorunda kaldım. Bu duvarları yakaladığımızda, düşmanlarımızın gece boyunca onları geri kazanamamaları için ateş yaktık.

İşte tam şimdi — yanmış saçlarla, dumandan ve baruttan kirlenmiş yüzlerle, topçu mermilerinin patlaması ve yakın mesafe atışlardan bitkin bir halde- biz yavaş bir şekilde, fedakarlıkların duyulmaması pahasına, Ermenilerin özgür Ermenistan için ve Hıristiyan inancının zaferi için son nefesine kadar savaştığıevlerinin yanan kalıntıları arasında umutsuzca savunmaya devam ettiği bu inatçı şehrin merkezine doğru ilerleyebildik...

Kötü kaderin beni birliklerimin celladına çevirdiği o saati lanetledim. 

Kaynak: ANIV magazine, №2(5)

Yorumlar

Sonra ne okumalı