Armat - national platforms
Oturum
1

....

2
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için kaydolun
Bizi kendiniz hakkında biraz bilgilendirin
Tamamlandı
Giriş yap
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için oturum açın
Giriş yap
Şifrenizi mi unuttunuz?

Ya da sosyal ağ üzerinden bize katılın

Gönder
Giriş yap
Oturum
Grigor Zohrab: Yeni Türkiye’nin eski sembolü
Bellek

Grigor Zohrab: Yeni Türkiye’nin eski sembolü

Hem sayısal, hemde sözel yeteneklere sahip bir insan. 19-20 yy. Batı Ermeni toplumunun en gözde temsilcilerinden biri. "Özellerin arasındaki olağanüstü» diye bahsederdi ondan Andranik Sarukyan. Verimli çalışmanın sonucu olarak İstanbul’un ilerlemiş toplumundan kazandığı büyük saygı ve devlet adamlarınla kurduğu yakın bağlar bile kurtaramamıştı onu trajik sondan...

Çoğunlukla insanların zihninde Zohrab akıllarda kalan kısa öykülerin yazarı olarak kaldı, ama ne ilginçtir ki Krikor için yazarlık asıl iş alanı değil dinlenmek için yaptığı bir şeydi. Kağıt ve mürekkep onu hayatın dertlerinden, toplumun yaklaşımından ve adaletsiz hayattan uzaklaştırıyordu. İstanbul Boğaz’ının güzel kıyılarına çıkan evinin camları ona çeşitli manzaralar sunuyordu: mahalleleri, pazarları, minarelerin silüetini görmek ona ilham kaynağı oluyordu.

Doğuştan düşüncelerini güzel bir şekilde ifade etme eğilimi olmasına rağmen, Zohrab'ın kariyeri, Osmanlı İmparatorluğu'nun o zaman tek yüksek öğretim kurulu olan Galatasaray Üniversitesi’nde aldığı hukuk eğitimiyle başlar. Ancak hükümet yeterli sayıda Müslüman öğrencisinin olmaması gerekçesiyle  kurumunu kapatmaya karar verdiği için, eğitimini tamamlayamadı, 45 Ermeni öğrenciye karşı sadece iki tane Müslüman öğrenci vardı. Buna rağmen, Zohrab eğitime devam etmiş ve yakında bir avukat lisansı almıştı.

Hukukla aynı zamanda Zodrab yazar becerilerini geliştirdi: 1878 yılından başlayarak haftalık yayınlanan "Lragir", sanat eserleri yazıyor, farklı türlerde kendini deniyordu. Yine o zamanlarda, henüz 8 yaşındaki Zohrab, " Berlin Kongresi'nden ne kazandık?" makalesiyle büyük yankı uyandırdı.

1880-1890'lardan itibaren, imparatorluğun edebi hareketinin en aktif katılımcılarından biri haline gelmişti. Deneme yanılma yöntemiyle Zohrab, Osmanlı toplumunun önemli sosyal sorunlarını ele alan küçük ve kısa öyküler yazmak onun edebi tarzı haline gelir. Sahip olduğu olağanüstü yazarlık yeteneği sayesinde, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermenilerin yaşamını anlatmaya başlar. Batı ermeni dilinde yazılan eserleriyle, var olan sosyal eşitsizlik, şehir ve köy arasındaki farklılıklar, ahlak seviyesinin gittikçe düşmesi ve hatta kadın psikolojisi ve aşk hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Zohrab'ın yaratıcılığı sadece Ermenistan’da değil, genel olarak dünya edebiyatına da bir katkı olarak görülüyor.

Zohrab, tüm okuyucuları büyüledi. Bir psikolog gibi, bazı insanların gözüne çarpmayan hayatın karmaşık yönlerini dikkatlice ortaya çıkardı. Şehrin sokaklarında yürürken (İstanbul gibi) bir hizmetçi ya da dilencide olan gizli ruhsal güzelliği Zohrab fark etti. Ve dış güzelliğin arkasında gizli olan boşluğu da gördü" (Editör ve gazeteci Tigran Arpiaryan).

Gerçekten de Zohrab nadir görülen bir gözlem ve kelime sahibi olma becerisine sahipti, bu becerisinin avukatlık mesleğinde oldukça pahalıya mal olduğunu söyleyebiliriz.

Zohrab’ın özgeçmişinde ilerlerken kaçınılmaz bir şekilde ermeni halkı için kötü tarihlere yaklaşıyoruz. 1894 yılında Adana’da Ermeni halkını katletmeye başlıyorlar. İstanbul ermeni nüfusunun üst kesimlerini korku sarıyor ve İmparatorluğu terk etmeye başlıyorlar. Zohrab yerinde kalıyor Gazeteci ve yazar olarak faaliyetlerini sürdürüp içinde bulundukları durumu eleştiriyor, ancak daha çok bir avukat edasıyla durumu ifade ediyor. Adalete olan açlığı, görüşleri için tutuklanan yurttaşlarını savunmaya itiyor Zohrab’ı. Bu sebepten dolayı yurtdışında, Paris’te çalışmaya başlıyor ama bu durum çok uzun sürmüyor. Avrupa büyük umutlar vermesine rağmen, vatandan gelen haberle eşyalarını toplamaya başlıyor: Türkiye'de anayasa değişikliği için darbe başlamıştı. Zulme son geldiğini sanmıştı. Zohrab’ın kalbi umutla dolarken, İstanbul sokakları ise mitingcilerle doluyordu. Eşitlik, kardeşlik ve birlik sloganları kullanılıyordu. Zohrab İstanbul’a geri dönmüş ve tekrar toplumsal ve siyasi hayata karışmıştı.

Sultan rejiminin devrilmesi, toplumun ve ülkenin demokrasiye yönelmesi, Zohrab’ın hayatı boyunca uğruna savaştığı şeyin gerçekleşmesi demekti. Döndükten iki yıl sonra, 1908 yılında Osmanlı Parlamentosu ve Ermeni Millet Meclisi milletvekili, seçildi ve Zohrab yeni görevinde ciddi düzeyde siyasi faaliyetlere başladı. Meclis ulusal ve dini azınlıkların korunması, insanların hak ve özgürlükleri hakkında kökten değişime duyulan ihtiyaç hakkında konuşmalarla doldu. "Ben anayasanın avukatıyım" derdi kendinden bahsederken Krikor Zohrab.

İstanbul Ermeni toplumunda, Zohrab neredeyse Patrik’le aynı seviyede sayılırdı, üst düzey yüzler, Bakanlar, yabancı büyükelçiler ile iletişim kurduğu için çok önemli biriydi.  Ermeni halkının tarihindeki doruk noktası yaklaşırken Zohrab havadaki tehlikeyi hisseder, ancak ülke yetkilileriyle olan iyi ilişkilerine güvenmeye karar verir.  Ermeni halkını korumak için elinden gelen her şeyi yapıp, tüm bağlarını kullanmağa başlar. 1909 yılındaki yeni katliam dalgasına zamanında, Ermenilere yapılan zulmü durdurmak için Türkiye Başbakanı’na bir telgraf gönderir. Ancak sonra yaşanacak trajedinin ne kadar büyük olacağını kimsenin aklına gelmiyordu.

24 Nisan 1915 tarihinde Türk polisi Ermeni öncü toplumunun 235 temsilcisini tutukladı: Komitas, Siamanto, Varujana, Ruben Sevak, Ruben Zardaryan ve diğerleri. Zohrab’ı serbest bırakmaya karar verdiler. hem ülkede hem de ötesinde çok sayıda bağa sahip olan Ermeni halkının en önemli temsilcisinin tutuklanması, Türk hükümetinin istemeyeceği kadar çok fazla ses çıkaracaktı.

Bu arada Zohrab, aralarında İçişleri Bakanı Talat paşa ve Parlamento Başkanı Said paşa dahil olmak üzere yakın ilişkisi olan birçok üst düzey yetkiliyle iletişime geçip, halkını kurtarmak için mücadele ediyordu.

Tehlike duygusu durmadan daha keskin hale geldi ve Zohrab, milletvekilinin görevinin onu korkunç kaderden kurtarmayacağını iyice anlamaya başladı. Buna rağmen elinde imkan olmasına rağmen ülkeyi terk etmek için acele etmiyordu. Profesyonel savunmacı son ana kadar vicdanına sadık kaldı ve  bir şekilde yardımcı olabileceğine dair umudunu kaybetmemişti.

"Nereye ve nasıl kaçayım ki? Bu terkedilmiş insanlar nasıl bırakılır? Hayır, kaçmak istemiyorum. Böyle olması daha  doğru. Bu benim görevim – pozisyonumuzda sonuna kadar kalıp, sözümüzden dönmemek."

Mazlamyan tarafından belgelenen Zohrab'ın ifadesine göre, tutuklanmaların yaşandığı gece geç saatlere kadar Bakan Talat Paşa ve Albay Halil bey ile tavla oynadı. Batı Ermeni yazar ve gazeteci Yervand Otyan, «Ölüme doğru» (1918) adlı taslağında bu anıları yayınladı:

«..Sonra gitmek için ayağa kalktı. Talat da ayağa kalktı ve Zohrab'a yaklaşırken yüzünü öptü. Sempatinin bu alışılmadık tezahürü Zohrab'ı utandırdı:

- Bu öpücük ne için? diye sordu.

- Canım istedi, diye cevap verdi Talat Paşa.

Zohrab son derece tedirgin bir şekilde dışarı çıktı. Bu öpücüğün uğursuz bir işaret olduğunu tahmin etmişti»"

Kalbini ısıtan, o güzel şehrinde 1915 yılında 22 Mayıs gecesi, sıcak bir geceydi, sanki sokaklar onu yürüyüşe çıkmaya davet ediyordu. Çıktı aslında, ama kapısının eşiğinde onu tutuklamak için gelen polis Zohrab’ı karşıladı.

Krikor Zohrab’ı tutukladılar ve istasyona yolladılar, sonrasında sözde mahkemeye çıkacağı Diyarbakır’a doğru uzun yolculuğu başladı. Kaderinin farkında olmakla birlikte, Zohrab arada ‘ne olacak, sadece sınır dışı etmek istiyorlar’ diye düşünerek kendini kandırdı. Yolda, çok sayıda Bakanlık ve diğer yetkililere masumiyetini kanıtlayan, Osmanlı İmparatorluğu için yaptığı onca şeyi hatırlatan, bütün faaliyetleri sadece Türkiye tüm halkların huzurla, özgür ve eşit bir hayat yaşaması adına gerçekleştirdiğini anlatan telgraflar gönderdi.

Bu süre zarfında, Zohrab'ın kaçmasına yardımcı olmak için birçok girişim yapıldı. Ancak kaçışının Türk yetkililerini sinirlendirip, öfkelerini geride kalanlardan çıkaracaklarını söyleyerek yardım tekliflerini geri çevirdi…

2 Temmuz 1915'te, ölmeden birkaç gün önce, karısı Klara’ya hitap eden bir mektup yazdı: «Sevgilim, canım, bir tanem. Artık yazmaya gücüm kalmadı. Hayatta kalmazsam, çocuklar için son vasiyetim: her zaman birbirlerini sevsinler, sana saygı göstersinler ve incitmesinler. Beni unutmayın».

Ölümünden sonra Halep pazarlarının tezgahlarından birinde nişan yüzüğü ve saati bulunabilirdi eğer bakılsaydı.

Bugün, olanlardan 103 yıl sonra, vatanı İstanbul da tüm Türkiye gibi Krikor hakkında hiç konuşmuyor. Sadece birkaç kişi, Dairesinin nerede olduğunu çok az olduğunu biliyor, daha da az kişi toplum için yaptığı devasa katkıyı hatırlıyor, ancak ruhu kuşkusuz, hala kendi mahallesinin dar sokakları arasında ve yazdıkları eserlerin  sayfalarında yaşıyor.

Yorumlar

Sonra ne okumalı

Hristiyan Persler: Tarih ve Günümüz

Zabel ve onun trajedisi