Armat - national platforms
Oturum
1

....

2
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için kaydolun
Bizi kendiniz hakkında biraz bilgilendirin
Tamamlandı
Giriş yap
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için oturum açın
Giriş yap
Şifrenizi mi unuttunuz?

Ya da sosyal ağ üzerinden bize katılın

Gönder
Giriş yap
Oturum
"Ermenistan’ı asla unutamam": Rus yazarın Ermeni soykırımı döneminde olan Türkiye seferi
Bellek

"Ermenistan’ı asla unutamam": Rus yazarın Ermeni soykırımı döneminde olan Türkiye seferi

Örnek: Anna Khaninyan

Sergey Gorodetskiy Birinci dünya savaşı zamanı batı Ermenistan’da olan Rus yazar ve şairidir. Rus ordusunda subay, muhabir ve özel yetkili olduğu için batı Ermenistan’da sorunsuzca hareket etme hakkı vardı. Sadece Ermeni halkının toplu katliamını değil, aynı zamanda onların kendi topraklarında izlerinin yok edildiğini gözlerinle gördü, halkı kurtarmak için varını yoğunu ortaya koydu.Batı Ermenistan hakkında yazdığı makaleler o dönemin en değerli dokümanları, Ermeni soykırımının kronolojisi haline geldi. Gün yüzüne Sergey Gorodetskiy’in arkadaşı, filoloji bilimi doçenti, Ermeni yazar ve şair Ovanes Tumanyan’ın torunu İrmaSafrazbekyan sayesinde çıktı.

Kırık cennet

Kotur(nehrinin üstüne doğru İran’dan Türkiye’ye uzanıyor yolumuz.Yolda bu iki ülke arasındaki sınır silinip gitmiş. Yol ilerliyor, dağlar birbirlerinin ardından geliyor. Dağ geçitleri pek güzel değiller. Ve işte ilk Türk şehri Saray. Enkazlar korkunç değiller ama: Kızıl haç’ın ve Rusya şehirler birliği bayrağı dalgalanıyor üstünde. Ama insanın insana yaptıklarının anıları korkutuyor. Savaşta değil! Savaşta acı korkutmuyor insanı. Binlerce barışçıl, korumasız insanların duyulmamış, insani olmayan beden ve ruhlarına edilen eziyetlerin düşüncesi bile tahammül edilir gibi değil… soykırımın yaşandığı yerde dururken yaşadığın acı hiçbir şeyle kıyaslanır gibi değil. İnsan ruhuna edilen hakaret yüzünden yaşanan tekrar edilemez mutsuzluk, üstünden atılamaz utanç ve güçsüz öfke- işte Türkiye’nin bıraktığı ön izlenim bu. Doğaya bakmak mümkün değil. Güzelliği görmüyorsun, kuşları duymuyorsun sanki.

Doğası mükemmel, tarih açısından zengin Van savaştan önce adeta açan bir çiçekti. Türk silahları ve halkın öfkesi cenneti bir enkaza çevirdi. Van’a baharda, Rus ordularının fethetme yıl dönümünde gelmek dayanılmaz üzücüydü. Van’ın mevcut nüfusu acı veren korkunç bir görüntü oluşturuyordu. Şehirde gerçek Van’lı ya yoktu, ya da çok azdı. Talihsizlik mahvediyor insanı. Yattıkları yerde saatlerce yatıyorlar. Ruhları acı yüzünden ölmüş insanlar bunlar. Onların dünyada tekrar yaşayabileceklerine, çabalarının hemen sonuç vereceğine, hayatın hala var olduğuna ve onlardan alınmayacaklarınainanmaları lazım.

1916

Uyuyan volkanlar

Abagin vadisini Hori ve Tandurek volkanları koruyor. Vadiyi Amerika’dan gelen küçük bir grup ermeni milislerinin hoş eşliğinde geçtim. Türk savaşının başlarında Amerika’da aşağı yukarı 300 bin ermeni kendi bütçeleriyle hazırlanıp önce Rusya’ya varıp, sonra da türk cephesine ulaşıp savaştıklarına dikkat çekmek gerekir. Öncü keşif grubu olarak görev yapıp ordumuza çok büyük katkıları oldu. Çelikleşmiş, zarif, güçlü atlar üzerindelerdi… Atları dinlendirirken savaşın trajik ağıtı bizi sardı: köylerin enkazları, yakılmış ağaçlar, fırından alınmamış ekmekler.. Kaptanın kaşları kalktı. Türkiye Ermenistan’ında doğmuş, Amerika’da büyüyüp eğitimini almıştı. Ne zordu o Avrupalı kalbine vatanının vahşice parçalandığı görmek..

1917

Mavi sahil

Sonbahar gününün sonuna doğru, saat 5 gibi Van gölünün kenarına çıkan ilk köy Panze’ye ulaştım. Su, parlak bir mermer gibi pürüzsüzdü, sütlü sarımsı bir renkle parlıyordu. Panze’ye inerken yolumu içi öksüz ve mülteci dolu iki tır kesti. Üstü  bezlerle kapalı tırlar evlere benziyorlardı. Zaten Ermenilerin evleriydi bunlar, savaşın fırtınasıyla yuvalarından koparılan. Rüzgar perdeyi yukarı kaldırdı, ve tırın içini gördüm. Saçları kırlaşmış patrikten başlayıp, böcekler gibi simsiyah çocuklara kadar, belki torun, belki de Ermenilerde sıkça görüldüğü gibi torununun torunuydular. Bu hayatta aile Sasun katliamından beri sistematik olarak yok ediliyordu. Türkiye Ermenistan’ında aileler eski ve büyükler. Önümde savaşı atlatıp evine dönen iki yuva vardı. Yoldaki zorluklara bakmaksızın hepsinin suratları capcanlıydı: vatanları yıkılmış olsada, onlar dönüyorlardı. O açık yürekli çocuksu kahkahaları aslında zaferdi ölüme karşı kazandıkları.

Panze’de beni böyle ailelerden birinin trajik bir parçası, gelecekti görevlim Pahçanyan bekliyordu. Ne tam olarak açık, ne de kapalı olan bir çayhaneyi işletiyordu. Nadiren traş olurdu, gözü zarar görmüştü, ne benekli ne budaklıydı ama görünüşünün altında inanılmaz iyi bir kalp, canlı bir mizah ve çok büyük işler yapabilecek yetenek saklardı. Hiçbir zaman Rusçadaki ris (pilav) ve rıs (vaşak) arasındaki farkı anlayamadı, beni rıs(vaşak) ile beslerken, ris (pilav) gibi hareket etmemizi söylerdi hep: günlük eşyalara isim verme yeteneği ise kayda değerdi: göbek altlığı, semaverlik, makarnalık, mürekkep kurutucuağzından hiç düşmezdi. Verdiği isimleri okumak ise çok büyük zevk verirdi. Kaderi oldukça ilgi çekiciydi. Yollardan dümdüz sakin dağlarda gidiyorduk. Pahçanyan öndeydi. Ona baktığımsa ise resmen Rus ensesine sahip olduğunu fark ettim. Sorduğumda ise hikayesini öğrendim.

200 küsür yıl önce soyadı belli olmayan Rus bir köylü mülk sahibini köylülere işkence ettiği için öldürmüş. Kaçıp İran’a kadar gitmiş. Oradakiler onu hapse atmaya kalkınca bu seferde Ermenistan’a kaçmış, Ermeni bir kadınla evlenip aile kurmuş. Soyadı hakkında olan tüm sorulara aynı cevabı veriyordu: Pahçan kaçak demek. Pahçanyan soyadı işte böyle ortaya çıkmıştı, şimdilerde ise nesli Rusya ve Amerika’da bile olan bir aileye dönüşmüştü. Benim Pahçanyan’ım anne-babası, abi-ablalarıyla Van’da yaşıyorlardı- büyük aileydi. Türkler o ve erkek kardeşi haricinde hepsini öldürdüler. Pahçanyan rezil bir halde olan cesetler arasında babasını aradığı geri hasar görmüş, kayan gözünle gösterirken ben insanlıktan utandım. Babasını bulabilmesinin tek sebebi, çok uzun boylu olmasıymış. Göz yaşlarının hepsini akıtmış, tüm acısını geçirmiş artık. Bu geçtiğimiz yollarda olanları, korkutucu bir gülümsemeyle anlattı bana Pahçanyan…

1917

Ovannes Tumanyan’a yazılan mektuplardan:

Gördüklerimiz olayın başlangıcı değil, sonları. Kafkas ordularının inanılmaz fedakarlıklarla ulaştığı, Trans Kafkasya’nın güvenliğini sağlayan tek şey olan sınırlardan çekilişi, aklı olan her insanında anladığı gibi özgür Ermenistan’ın kurtuluşu olan sınırlardan çekilişi, ordununbu düşüncesiz çekilişi Rus devletinin bilinçli hareketi değilse, Ermeni olayının bilinçli bozuluşu değilse, korkunç bir şekilde Rusya’yı yöneten doğal güçlere itaat değilse nedir? Ordu lava gibi, kum gibi akıp gidiyor, ne yaptığının farkında değil mi sanki!?

Arkasında Rus olan hiçbir şey bırakmadan çekip gitse de, ben kalırdım, ben tüm Rusya adına, tüm Ruslar adına sorumluluk almaktan korkmazdım, buradaki amacımız için kalırdım. Rusya gitmezdi.

1918

Pro Armenia

Pro Armenia,  Ermenistan için, onun korunması için. Sadece başlığı değil, bütün bu konuşmayı Latince yazabilirdim. Sadece klasik dil böylesine eski bir ırka yakıştığındandeğil. Ve Latincenin bakır sesi Ermenistan’ı yıkan, adeta insanlığın vicdanı için tehlike çanları çalan trajik olaylara daha iyi uyuduğundan da değil. Geçmiş yüzyıllarda kalan vicdan. Hayır, yeni vicdanı değil! Eğer bu modern insan vicdanının çanı çalıyorsa da, o ses bakırdan değil, başka bir metalden.

Ermeni halkı fiziksel yok olma riskine karşı tüm gücünle devletinin sınırları ve vatandaşlarının can güvenliği dahi yokken devletlerinin  var olması için temeller oluşturmaya çalışırken, Bolşevik Rusya’sı sırtından bıçakladılar onu: Lenin’in kararnamesiyle tüm Ermeni ulusal konseyleri, savunma komiteleri, askeri devleti komiteler vb. kapatıldı. 

Kendi ulusal kimliğini benimseyen taraflar Bolşevizm’in en zayıf noktalarından biriydi. Bu devrim öncesi devletle aynı olan önemli bir noktaydı. Bolşevizm Çarlıkla aynı korkuyu paylaşıyordu- halkların özgürlüğü. Bu "küçük ırk" ların gelişme ve hayati güvencesini sağlayamadan, aynı Çarlığın yaptığı gibi onları güç yoluyla elinde tutmaya çalışıp, "özerklik" lerine yan gözle bakmıştı, hatta onları "devrim karşıtı" ilan etmişti.

Engels’in  "devlet şiddettir" sözünü Lenin kendi politikasının temeli yapmıştı. Irklarla ilgili tüm sorularda bu mantığı kullanıyordu. Bu politikanın sonuçlarında da ermeni organizasyonları hakkında kabul edilen kararname olmuştu. Bu kararnamelerin kinciliğini anlatabilmek için, gözlerimizin önünde olan Ermeni trajedisini hafızamızda canlandırmak gerekir.

Hem kendi topraklarından, hem de ona ayrılan o bir avuç topraktan kovulan bir halk. Yuvasının son köşesinden de kovulan bir vahşi hayvana benzeyen bir halk. Savaşın başından beri sistematik olarak yok edilmesine, dağılmasına, sadece kendi azminle ölmeyen bir halk. Bu halkın Rusya’da bir iki organizasyonu vardı: konseyler, komiteler vb. bu zayıf topluluklarla başlarına gelenleri ve Ermenistan’ı dünyadan silen olayları durduramazlardı tabi. Ama bu organizasyonlarda küçük şeyler oluyordu tabi, ama en önemlisi dağılmaktan kendini kurtarmaktı.

Eğer bu kararnameyi yazan insan bir kez olsun o yetim çocuklardan birini, o korkudan aklını yitiren kızın gözlerini görseydi o kararı yürürlüğe sokmazdı. Ama Bolşevizm gerçek hayattan uzak, hem görmüyor, hem de görmediği hayata formüller yazıp hepimizin uymasını bekliyor.Zaten yaraları kanayan Ermenistan’a yeni bir yara açılmıştı, Bolşevik rejim de olsa, bu yarayı Rusya’nın açması, apayrı acıtmıştı.

Son çağrı

İçimde bir çığlık daha canlı. Her zaman için, ayrılamaz artık o benden. Cehennemin azabında, cennetin huzurunda, dünyanın parlaklığında- her zaman onu hatırlayacağım- ve her şey solacak- ateş, masmavi gök, çiçekler…

Van’ı terk ettik. Üçüncü kez.

Çocuklar dolu tırlar Kuzey’e doğru o uzun ve tehlikeli yola çıkmaya hazırdı. Kapıda bir dolu mahkûm kaldı. Birbirlerinin üzerine doğru çıkıyorlardı, önlere geçip arabaya tutunmaya çalışıyorlardı.Çaresizlik ve acı yüzlerinden okunuyordu. Peki ne bekliyordu onları? Eğer düşmanlar onları fark etmezse, yavaş bir ölüm bekliyordu. Eğer fark edip onları avlamaya vakitleri olursa- acı veren bir ölüm.

Kenarda bir yaşlı kadın dikiliyordu.

Üzerindeki döküntülerle bile asil duruyordu. Ulusal kostümünün o parlak renkleri o eskimişliğinden daha baskın duruyordu. O yırtıklarla bile kıyafetleri bile egzotik yüceliğini korumuştu.

Hırpalanmış tülbendinin altındaki kırlaşmış saçları ve yüzü- uzun süren sabırdan, eziyetten ve umuttan güçlü tek şey bunları gördükten çok kısa süre sonra duyduğum sesiydi…

Alnındaki kırışıklıklar, karga burnu, çekilen acıların en son etabında ortaya çıkan, gülümsemeye benzeyen bitkin ağzı.

Ve gözleri. Yuvalarına doğru derince çökmesine rağmen hala parlak, akıl almaz, pes etmeyen gözler. İşte o kadın buydu.

Yaşlı kadın diğerleri gibi ilerlemeye çalışmıyordu. Taşların orada, uzakta dikiliyordu. Koyu ellerinin dirseklerini yukarı doğru kaldırmıştı, ve boynunun gözüken kemikleri de o yöne doğru gerilmişti.

Çığlık atmıyordu, kımıldamıyordu bu yüzden fark ettim onu. Ve gözlerimi alamadım onun bakışından. Duruşu sanki eski gibiydi, İncil’den gibi, ama çaresiz ve kadersizdi.

Yine de her şeye rağmen ruhunu açıklanamayan bir umut yönetiyordu…

Tırlar yola çıktı, bir, iki, üç tane- çoktu. Soğuk Ay’ın ölü ışığı boş yolu aydınlatıyordu. Kayalar dedi ki- her şey sustu artık.

Ay’ın sessizliğinde bir çığlık duyuldu. O yaşlı kadın çığlık atmıştı.

Umutsuzluk yüzünden uzun ve yavaşça, ölümden önce gelen acıyla, anne adına benzer bir sesle, çaresizlikten tiz, korku ve duadan boğularak, kadın- nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama , ya ağlıyordu yada inliyordu, ama bu zor ses geceyi, mahvedilmiş evleri ve tehlikeli yolu kapladı.

Kederin meleği gibi acımasızca geldi peşimizde. Ondan kurtuluş yoktu, hem bende, hem onu duyanlarda kaldı çaresizliğin ve acının son çığlığı…

1919

Bunu kim yaptı?

1916 yılının sonbaharında akşam üzerine saat 5’de Van gölünün kıyısında ilk köy olan Panze’ye ulaştım. Üç Asya’yı, İran, eski Rusya ve Türkiye Ermenistan’ını birleştiren Ararat arkamda kalmıştı. Van bölgesine gelmiştim, Ermenice adıyla Vaspurakan. Bu ülke hikaye gibi, doğal güzelliklerde dolu. Bozulmaz bir sakinlikle parlıyordu bir safir gibi Van gölü. Ama hikayeler ülkesi kanlar ülkesine dönüşmüştü. Parlayan doğa birbirlerini karşılıklı yok eden ermeni ve kürtlerin mezarı olmuştu, çünkü Çar Rusya’sı müttefiklerinin izniyle kendine Ermenistan’ı Ermeniler olmadan almıştı.

Üzerindeki her karışı doğal özellikleri sayesinde kaplıca olabilecek dağ yolu Ermenilerin ölüm yolu olmuştu. Sahipleri ise devrimden sonra küçük tezgahların arkadaşında kibrit satıcılığı yapan çar generalleriydi. Onlardan kibrit alırdım, tezgah arkasında görmek çok zevk verirdi. Ama o zamanlar binlerce ermeninin kan ve canıyla pazarlık yapıyordu. Onların parlak isimlerini hatırlıyorum: Çernozubov ve Voronov.

İnziva sırasında insanlar topluca ölüyordu, bense çocukları toplamaya gidiyordum. Yüzlercesini Erivan’a götürdüm, çoğu Sovyet evlerinde büyüdü. Hayvani korku ve panik öyleydi ki, bir keresinde kendi ellerimle atıma adeta eriten sıcağın altında, yoldan biraz ötesinde durankafasına demir saç saplanmış ve taşla ezilmiş bir çocuğu aldım. Yolun ağırlığını kaldıramayan anne-babası bırakmıştı onu orada.

Bu sefer Ermenilerin Van’a gittikleri yolun ters istikametindeydim. 25 Temmuzda Bitlis Türklere verilmişti, ve yüz binlerce olan nüfusu kuzeye yollanmıştı. Şimdi sağ kalanlar geriye dönüyorlardı.

200 küsür yıl önce soyadı belli olmayan Rus bir köylü mülk sahibini köylülere işkence ettiği için öldürmüş. Kaçıp İran’a kadar gitmiş. Oradakiler onu hapse atmaya kalkınca bu seferde Ermenistan’a kaçmış, Ermeni bir kadınla evlenip aile kurmuş. Soyadı hakkında olan tüm sorulara aynı cevabı veriyordu: Pahçan kaçak demek. Pahçanyan soyadı işte böyle ortaya çıkmıştı, şimdilerde ise nesli Rusya ve Amerika’da bile olan bir aileye dönüşmüştü.

Benim Pahçanyan’ım anne-babası, abi-ablalarıyla Van’da yaşıyorlardı- büyük aileydi. Türkler o ve erkek kardeşi haricinde hepsini öldürdüler.

Pahçanyan rezil bir halde olan cesetler arasında babasını aradığı yeri hasar görmüş, kayan gözünle gösterirken ben insanlıktan utandım.

Babasını bulabilmesinin tek sebebi, çok uzun boylu olmasıymış. Göz yaşlarının hepsini akıtmış, tüm acısını geçirmiş artık. Bu geçtiğimiz yollarda olanları, korkutucu bir gülümsemeyle anlattı bana Pahçanyan…

Her taş, her dağ eski kültürlerin ve efsanelerin yaşamını soluyarak nefes alıyordu, ancak eski türkülerin yerine, geçtiğimiz günlerde işkence gören, öldürülen, acı çeken insanların hikayeleri yüksek sesle duyuluyordu.

Kaynak: S. Gorodetskiy, "Son çağrı."

Yorumlar

Sonra ne okumalı