Armat - national platform
Oturum
1

....

2
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için kaydolun
Bizi kendiniz hakkında biraz bilgilendirin
Tamamlandı
Giriş yap
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için oturum açın
Giriş yap
Şifrenizi mi unuttunuz?

Ya da sosyal ağ üzerinden bize katılın

Gönder
Giriş yap
Oturum
Ermeni kahramanı Vazgen Sargsyan tarafından yazılan Ermeni karakteri: “En Değerli Hediye”
Kültür

Ermeni kahramanı Vazgen Sargsyan tarafından yazılan Ermeni karakteri: “En Değerli Hediye”

Poğos Sahakyan hastalandı. Kendisi suçlu - yetmiş beş yaşında yirmi beşinde gibi davranıyor: bahçeyle uğraştı, terledi ve soğuk su içti. Hasta olacaksın dediler, o ise gülüp: “49’lu yıllarda Sibirya'da nehri geçerken buz kırıldı ve suya düştüm. Her nasılsa sudan dışarı çıktım, botlarımdaki suyu döktüm ve kendi yoluma gittim. Hiçbir de şey olmadı.”

Poğos Sahakyan güçlü cinsli bir adamdı, onun gibilerden az kalmıştı. Kökleri derinden toprağa karışmış bir adam: inanılmaz iradeli, inanılmaz güçlü, dikenli, inatçı, ama aynı zamanda şaşırtıcı derecede hassas ve iyimser biri. Zor bir yaşamı olmasına rağmen, iyimser olması özellikle şaşırtıcı geliyor. Çok korkunç zamanlar geçirdi, insanlar sadece siyaha siyah diyebilmek için hayatlarını harcadılar.PogosSahakyan bu korkunç zamanların kurbanı. Hayatının en iyi yılları hapishanelerde ve sürgünlerde geçirdi. Neleri yaşamadı ama genede siyaha beyaz demeyi öğrenemedi. Zor hayatından dolayı pişmanlık duymuyor, homurdanmıyor. Sadece baba olarak bizi, şu anki nesli biraz kıskanıyor: "Siz çok iyi bir zamanda yaşıyorsunuz." Ancak aynı zamanda kınıyor: “Çok fazla yükseldiniz, peki, doğru yaptınız... sadece kalkıp ana topraklarınızı terk ettiniz ve onun sorumluluğunu almak istemiyorsunuz.”

Poğos Sahakyan'ı dinlemek güzeldir. İyi konuşur, boyayı kalınlaştırmaz, inceltmez, tavsiye vermez, sadece anlatır ve sen nasıl istersen öyle anlarsın. Şimdi hasta ve yatıyor. Doktor sigara içmesini yasakladı. Sigara içtiğinde biraz konuşuyor.

“Yerlerde sürünüyorlardı. Ben yirmi yaşında bir gençtim. Açlık vardı. Buğday için lamba bardağını değiştirip üst köylerden eve dönüyordum. Beni bir kurt sürüsü gibi çevreledi. Bunlar soygunculardı. Onları birçok kez duymuştum. Onlar için tavuk neyse insanda oydu. Ben bunu biliyordum. Bir dakika içinde beni baştan ayağa soydular: silahımı, eşyalarımı ve çizmelerimi çıkardılar… Sonra kendi aralarında beni öldürüp öldürmeme hakkında karar vermeye başladılar. Kapıda kış, don. Bir tişörtün içinde kar yığınlarının arasında durmuşbekliyorum. Zihinsel olarak ölümü kabullenmiştim. Daha fazla korkmuyordum. Beni öldürmezlerse kurtlara yem olacağımı biliyordum. “Öldürün artık, bitirin işimi ne bekliyorsunuz?” dedim. Tükendim. Alnıma silahı dayadılar ve kim olduğumu nereli olduğumu sordular. “Arcvanistliyim[1] ben, Tigran'ın oğluyum. Ermeni'yim, gavurum, öldürün beni.” Diye yanıtladım. O anda içlerinden biri sordu: “Ogan'ın oğlu Tigran mı?” Bir anda umutlandım. Sonra umudum korkuya dönüştü. “Evet-diye mırıldandım,- Ogan’ın torunuyum”. “Atı ve kıyafetlerini geri verin”- diyerek arkadaşlarına döndü soyguncu. Aralarında bir çatışma başladı. "Benim" soyguncum güçlüydü. Lider değildi, ama güçlüydü. Eşyaları ve atı geri verdiler. “Eğer büyükbaban yaşıyorsa,” dedi hırsız, “Nabi'nin senin iyiliğini unutmadığını söyle.” Ve geldikleri gibi ortadan kayboldular. Bir rüyada Nabi'nin yüzünü hatırlıyorum – yorgun, suçsuz. Ancak çatışma başladığı zaman yüzü aydınlandı ve gözleri parıldıyordu. Eğer arkadaşlarım vazgeçmeseydi, kan dökeceğinden eminim...

Büyükbabam bu olaydan üç yıl önce öldü ve dedemin soyguncu Nabi’ye nasıl bir iyilik yaptığı benim için bir sır olarak kaldı. Şimdi kesin olarak bildiğim tek şey, bu dünyadaki hiçbir şeyin boşuna olmadığıdır. Bu düşünce ile ben tüm hayatımı geçirdim. Sonra, o günden otuz yıl sonra bir olay oldu ve doğru yaşadığım konusunda ikna oldum...

Poğos amca yeni bir sigara yaktı. Olayın ne olduğunu sormamızı beklemiyor. Bizi ilgilendiren şeyin ne olduğunu biliyor, devam ediyor:

- 36 yıldan beri bu kararı bekliyorum. Gözlerimiz beklentisiyle dondu. Kalplerimiz dondu. Ruhlarımız dondu. Savaşın başlamasına sevindim. İnanabiliyor musunuz? Sevindim.Savaşta ya insan olarak ölürsün ya da kahraman unvanıyla eve dönersin. Bu kesin. Ama beni savaşa götürmediler –bana güvenmediler. 1947'de birçok kişi ile birlikte serbest kaldım ve düşündüm ki, İşte bu... 48'de tekrar götürüldüm, ama henüz "güven oluşturmuyormuşum".

Ve kalbimde güç kalmadı– ben tüm zaman bekledim ve bekledim. Kimi insanlar öldü, beklerken... Serbest zamanımda devam ettim beklemeye. Ve şimdi elimde Yüksek Mahkeme'nin kararını alarak merdivenlerden iniyordum ve inanamıyorum: Beraat ettim. 36. yıldan 55. yıla kadar hiçbir zaman masum olduğumdan şüphem olmadı, ama şimdi bu kağıdın önünde gözyaşlarımı tutamıyorum ...Yani ben, masumum, on dokuz yıl boyunca masumdum, acı çektim, masumdum ... Eğer haklı çıkmasaydım, PoğosShakyan, sen kendi cezanı vicdanında yaşayacaktınama  şimdi tanrı seninle, nasıl istiyorsan öyle yaşa.Peki şimdi ne olacak? Ne yapmalıyım bu kağıtla? Annemin mezar taşına mı koymalıyım?... Son defa, sanırım, son defa, adliye sarayının kapısını terk etmek için hızlandım. Kaderin beni bir karşılaşmaya hazırladığını nereden bilebilirdim?

Adliye önünde boynunu eğip dilenen biri vardı, ona çok benziyordu. Hayır, o böyle perişan bir halde olabilir mi? Bu imkansız.Ama işte bu onun gözleri, onun dudakları, çok zayıflamış ama yüzünün özellikleri aynı kalmış. Bu yüzü zihinsel olarak binlerce kez yenmeye çalıştım hafızamda,nasıl karıştırabilirimbu yüzü? "Galukyan?" diye seslendim ve kalbim hızlıca attı. Bana doğru baktı ve hemen beni tanıdı: "Poğos? Merhaba, Poğos ..." İçim sanki soğuk suyla ıslanan sıcak demir gibi tısladı. Sonuçta, Galukyan önümde duruyordu ve tatlıgülümsemesiyle elini bana doğru uzatıyordu. Elini tuttum ve onu en yakın bara götürdüm. Barda kimse yoktu. Karşı karşıya oturduk. Bira söyledim. Bira gelene kadar size Galukyan’ın kim olduğunu anlatayım.

Galukyan’la 1947 yılında Reicentr’in özel bölümündeki sürgünden dönerken ikinci-üçüncü günde tanıştım. Otuz beş ve kırk yaş arası, cılız yaşlar, o dönemin en yaygın tipidir. Kuluçka civciv gibi, bu o… çocukları birbirine çok benziyordu. . Davamı başından sonuna kadar okudu ve şöyle karar verdi: “Bu davanın suçluları, insanlar arasında yaşama hakkına sahip değil…”. Kendimi gidecek köyü kalmamış biri gibi hissettim ki gerçekten de öyle denebilirdi: Kürtlerin yaşadığı dört ev vardı ve sanki onlar gökten inip terk edilmiş kalıntıların sahibi olmuşlardı.

Onların dünyada olup bitenler hakkında bildikleri benim, ay hakkında bildiklerimle eş değerdi. Dört ev (benimle birlikte beş) bin dört yüz koyuna sahipti. Bu sürgün gibi bir şeydi. Tek tesellim, geceleri bir ya da iki kez annemi görmek için aşağı inmemdi sonra tekrar yukarı çıkıyordum. Çok şükür ki Galukyan bunu bilmiyordu. O sık sık o bölgelerde oluyordu. Beni özlediğinden değil: dağlarda av kuşları vardı ve ben onun kişisel avcısıydım. Silahı bana veriyordu kendisi ise uyuyordu. Uyanıp hırıldıyordu ve avı alıp gidiyordu. Bir kere geldi ve bana Poğos hazır ol, seni şehre götürüyorum dedi. “Niçin” diye sordum ben. “Orada öğrenirsin, eşyalarını topla.” Topladım. Aşağı gittik. O önde at üzerinde, bende eşyalarım sırtımda yürüyordum. Sonra yine beni alırlar. Ve ne için, ne kadar süreliğine, nereye, geri dönüşlü veya geri dönüşsüz mü, her şey belirsizdi. Tren istasyonu köyümüzün hemen yanındaydı. “Galukyan” dedim, “bilirsin, sahip olduğum tek şey yaşlı annem, bir dakika içeri girelim, onu görüp gideyim.” “Uzun sürer mi?” diye sordu. “Galukyan,” diye rica ettim, “Sadece bir dakikalığına, onu tekrar görüp göremeyeceğimi kim bilebilir? Sen bir insansın, ve senin de bir vicdanın var beraber girip çıkalım.” "Hayır,- dedi Poğos bey. Siz orada birbirinizle böyle konuşuyorsunuz, değil mi?" Dalga geçti o… çocuğu, hem de nasıl dalga geçti. Ben sabrettim. Ama ayaklarım sabredemedi, beni köy yönüne doğru taşıdı. Galukyan sinirlendi. Attan atladı ve silahını alnıma dayadı. Gözlerinin içine baktım: hiçbir şey oluşmadı, iki soğuk kurşun parçası gibilerdi. Ben onu  ateş edeceğini anlamıştım, o bir neden arıyordu. "Kaçmayı önlemek için" en azından iyi bir sebep olabilirdi. Hem haç hem de İncil onun elindeydi, ne isterse yapabilirdi. İçimde küçük bir umut vardı.Şehirde,şehirde diye düşündüm, kim bilir?... Şehirde şöyle dediler bana : “Çobanlarla bahsedip konuşacak bir şeyin olmadığını söylüyorsun değil mi? Çalışan çobanlar sana cahil mi geliyor? Peki o halde akıllı olanlara git…” İlk kez söylediklerim yüzünden götürdüler, ikinci kez sustuğum için. 1955'te sürgünden döndüğümde köydeki eski alışkanlıklardan mahrum kaldım.Uzun süre aralarında değildim ve çok keskin bir şekilde insanların ne kadar korkak ve köle olduklarını hissettim. Bu dayanılmazdı. Bu köleliğin halkı terk etmesi için ne kadar daha zamana ihtiyaç vardı?Beraat kararıma benim değil, yazılı olarak onların ihtiyacı var. İnsanlar ne zaman kağıt yapımcısı oldu… kağıda eğildiler. Ve şimdi, 1958 sonbaharında, Yüksek Mahkeme'nin kararı ile cebimde, bir barda oturuyordum ve en önemlisi kiminle - Galukyan'la. Bu makaleyi Galukyan’ın yüzüne fırlatma, itme, vurma, dişlerini karnına sokma zamanı gelmişti. Ben donmuş oturuyordum. Ona içimde bükülen boğazımda biriktirdiğim her şeyi söylemeye çok ihtiyacım vardı. Nefes almakta zorlanıyordum. Galukyan kendisi giriş yaptı: “Ben beraat ettim Galukyan, - dedim, - Bu Yargıtay kararı, bu bildirimi, para alacağım ve ev inşa etmemeyardım edecekler”. Kararı okuduktan hemen sonra bana geri döndü. İçini çekti “Ah Poğos, ben ise ölüyorum. İşten kovuldum, partiden atıldım. Şimdi de bana dava açtılar. Yardım et Poğos, Tanrı aşkına bana yardım et…” “Artık tanrıya inanıyor musun Galukyan?” diye sordum. “Lafın gelişi bu, Poğos can, lütfen, yalvarırım, o dönemlerde sizlere iyi davrandığıma dair dilekçe ver…” dedi.

Gözlerime baktığımda, o kadar utanmadan sormuştu ki, sanki eğer yardım etmeseydim, bu benim bir alçaklığım olacaktı. Tam o an konuşmaya uygun tonu buldum. “Evet” dedim, “evet… kötü şeyler. Galukyan, dağlarımızda ne kadar iyi ganimet olduğunu hatırlıyor musun?” Şaşırdı ve şöyle dedi: "Hatırlıyorum, Poğos ve sen eşsiz bir avcıydın." “Evet, - dedim, - evet… Etlerden mangal yaptık, yedik, içtik, keyiflendik, hatırlıyor musun Galukyan? Peki çalışan çobanları, o… çocuklarının ne kadar yetenekli ve akıllı olduklarını hatırlıyor musun? Aslında sen nereden hatırlayacaksın kiGalukyan, sen ki binlerce kişiye yardım ettin hepsini hatırlayamazsın...” Hiçbir şey söylemedi, bardağa doğru uzandı. Elini yakaladım. “Bekle, acele etme, daha içeceksin. Sana bir soru sormak istiyorum Galukyan, Pislik olarak doğuluyor mu yoksa olunuyor mu?” Cevap vermedi, ama silahını alnıma dayadığı gün, tüm yedi mermisini kafama boşaltmadığı için şuan lanet okuduğunu biliyordum. Lanet olsun, aynı Galukyan’dı şuan bir fare gibiydi ama suyu bulduğunda tekrar bir balığa dönüşürdü.

Biramı içtim. “Galukyan, - dedim, - ben daha beni şehre götürdüğün günüde hatırlıyorum” dedin ki “senin annen hasta Poğos, bir dakikalığına girip onu ziyaret edelim sonra yolumuza devam ederiz”, “hayır ben söylemedim - diye homurdandı, bunu sen söyledin. Seni bırakamazdım, görevdeydim, anlamalısın…”.

İçimdeki bomba patlamıştı. Yıllarca içimde birikenler Galukyan’ın kafasına sıçramıştı. Ancak, bu benim sakinleşmeme yardımcı olmamıştı. İçimde sanki bir şeyler hala beni rahatsız ediyordu. Galukyan, duvar gibi sessizdi. Gitmek için kalkmıyordu bile.

Zaten nereye gidebilirdi ki. Kafasında bardak bile kırmış olsam gitmezdi: onun bir sorunu vardı, umudunu da kaybetmemişti. Oturdu, oturdu ve sonra: "Poğos, herkes bunları unuttu, bunlar zaten geçmişte kaldı." O resmen ateşle oynuyordu. “Neyi unutalım Galukyan,- diye patladım. Aram Vachyan öleli iki olmuştu ve gömülmedi, bunu mu unutayım? İşveren tabut yapma riskini almadı, mezarını kazacak kimse yoktu. İki gün boyunca ölen kişinin kapıyı açacak kimsesi yoktu ve kim cesaret edecekti? Aram Vachyan'ı “milli hain” yaptın. Elbette, siz ulusal kurtarıcılardınız, neredeyse bütün insanları Sibirya'ya sürdünüz: araziler bölünmüş, sular bölünmüş, siz ise kurtarıcılardınız ve Aram Vachyanise bir haindi. Siz gecenin bir yarısı adamı evinden almak istediniz, o ise kendi evinde ölmeye karar verdi ve  astı kendisini. Unutmak mı Galukyan?... Biliyor musun kimin onuruna bu sokağın isimlendirildiğini? Dışarı çık, git oku. Biliyorsun sonuçta onu hain yapmışlardı. Unutmak mı dedin Galukyan?” O nasıl cevap verdi dersiniz? “Ah Poğos-dedi,- hiç bir şey için kalbimizi sıkmaya gerek yok. Çoktan geçti bunlar. Senin hatırladıklarına kimin ihtiyacı var? Sen kendini düşün, Poğos…” Artık dayanmamdım. “Defol - diye bağırdım, - seni o… çocuğu, kaybol gözümden…”

Başını omuzlarına koyarak, Galukyan bardan çıktı. O anda, satıcı iki bira getirdi ve önüme koyup gitti. Ben bira istemediğim halde içimin hala yandığını nasıl bilmişti? İçtim ve ödemek için satıcıya doğru gittim. Ağlıyordu. Gözyaşlarını silerek gülümsedi. Parayı almadı. “Rica ediyorum, - dedi, - babam, bu önemli değil, ısmarladığımı düşünün, bilmiyorum, nasıl isterseniz öyle düşünün…” Şaşkın gözlerle ona bakıyordum. Genç kız hıçkırdı ve: “Babamın içtiğini farz edeceğim ... Üzgünüm, ama konuşmanıza kulak misafiri oldum. Doğru olanı yaptın, o kişi seninle aynı masada oturmayı hak etmiyordu... babam da öyle götürüldü ve babam geri dönmedi...” Genç kız daha fazla konuşmaya devam edemedi.

On dokuz yıl süren sürgün boyunca hiç gözyaşı dökmedim. Bardan çıktım ve gözlerim yaşla doldu. Aynı zamanda ruhum hafifledi. Hayatımın hem en üzgün hem de en mutlu günüydü benim için. O iki bardak bira, hayatım boyunca aldığım en değerli hediyeydi benim için. Dört gün sonra bir mektup aldım. Açtım ve şaşırdım: Bardaki masada beraat ve bildirim kararı hakkındaki belgelerimi unutmuştum...

Poğos Sahakyan'ı dinlemek güzeldir. İyi konuşur, boyayı kalınlaştırmaz, inceltmez, tavsiye vermez, sadece anlatır ve sen nasıl istersen öyle anlarsın.

Kaynak: Vazgen Sargsyan, “Tarihin Başlangıcı ve Devamı”

Yorumlar

Sonra ne okumalı