Armat - national platforms
Oturum
1

....

2
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için kaydolun
Bizi kendiniz hakkında biraz bilgilendirin
Tamamlandı
Giriş yap
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için oturum açın
Giriş yap
Şifrenizi mi unuttunuz?

Ya da sosyal ağ üzerinden bize katılın

Gönder
Giriş yap
Oturum
"Boyun Borcu": Ermeni yazar Grigor Zohrab'ın en meşhur hikayesi – 20. yüzyılın başlarında Ermeni Soykırımı kurbanları
Kültür

"Boyun Borcu": Ermeni yazar Grigor Zohrab'ın en meşhur hikayesi – 20. yüzyılın başlarında Ermeni Soykırımı kurbanları

Osmanlı ermeni öncülerinden, yazar, politikacı ve avukat olarak tanınan Krikor Zohrab’ın romanı orijinalinden Ճիտին պարտքը, Türkçeye boyun borcu olarak çevriliyor.

Kısa ve dramatik hikaye bizi İstanbul’un küçük bir mahallesine sürüklüyor, (Ermenice ismi Polis) Zohrab’ın yaşadığı 19. yüzyılının sonundaki atmosfer bizi kucaklıyor. Husep Ağa adında ticaretle uğraşan, aracılık yaparak ailesini doyurmaya çalışan yaşlı bir adamın hikayesini anlatıyor.

Husep Ağa dağılmak üzere, yaşadığı dönem ve sosyal durumu kızlarının en az ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor. Her gün evden “can dostunu”, siyah, kaba deriden yapılmış çantasını içini doldurma umuduyla alarak evden çıkıyor.

Orjinal eserin dili Batı Ermenice.

I

Sokaklarda sabahtan akşama taşıdığı siyah deri çantası elindeydi. Bu deri çanta onun vazgeçilmez dostuydu. Onun içinde her akşam eve ihtiyaçları getirirdi, hem ekmek hem de et, ya da her akşam umutla çantanın etrafında dönen iki küçük kızı için tohum olurdu.

Adamın kendi emeğiyle kazandığı her şey bu çantadaydı. Otuz yıl boyunca sanki dibi olmayan çantayı doldurmak için çalıştı, ama başaramadı. Çantayı sadece var olma mücadelesi ve felaketler doldurdu. Çantanın içinde mutluluğu, acısı ve anıları vardı. Hem iyi, hem de kötü günde çanta onunla birlikteydi. Sahibi gibi, onun da değişken bir kaderi vardı ve bazen onun da ruhu varmış gibi görünüyordu. Bu ikisinden hangisi, kimin sahibiydi peki? Otuz yıl sonra, şanssızlık onu bir sarmaşık gibi sarmaladığında, adam fark etti bu duygusuz çanta her zaman onun sahibiydi aslında.

II

Orta boylu, sakallı ve kır saçlıydı artık Husep Ağa. Bir zamanlar bir dükkan sahibi tüccardı, yavaş yavaş basamakları aracılığına kadar indi. Dükkândan dükkâna, kapıdan kapıya pamuklu kumaş ve keten setlerini alıp götürürdü. Aradan zaman geçti, Husep Ağa tüccarların arasında arabulucuk yapmaya başladı ama yine de hepsi inatçılık yapıyordu. Günün sonunda eve yine boş ellerle geri döndü. Eski bir tüccar olarak, bu işlerin sorunlarını çok iyi biliyordu ve o sorunlardan biri yine mütevazı yaşamını ele geçirdi ve onu yok etmeye kalktı işte.

Ah bir de yalnız olsaydı! O zaman bütün bunların bir anlamı olmazdı. Ama iki küçük kızı ona çocuksu, hayal dolu gözleriyle bakıyorlardı. Artık bebek değildiler, onların da kendilerine göre zararsız istekleri ve beklentileri oluyordu.

Tüm mutluluğu olan bu 14-15 yaşındaki kızlar onu masum gülümsemeleriyle boğuyorlardı, babaları olarak bakışlarında suçlama hissediyordu sanki. Evin eşiğini aşarak, bu iki ruhun önünde bir suçlu gibi hissetti, ihtiyaç ve yoksunluğa mahkum edildi. Suçluymuş gibi eğik başla eve dönerken her zamanki gibi her çaresiz, kayıp bir adamın acısını sakladığı gibi yüzünü mutluymuş gibi yaptı.

III

Küçük evleri Üsküdar’daydı. Bir aylık kira karşılığında evde üç kişi yaşıyordu: bir baba ve anneleri uzun zaman önce ölmüş olan iki kız. Küçük bir odada duvara asılı bir portrede genç bir kadın, portredeki beyaz ve ruhsuz yüzüne bakarak da tahmin edebileceğiniz gibi göğsünde olan bir hastalık yüzünden öldü. Ama karısına olan sözünü yerine getirdi; anısını unuttuğu bir gün bile yoktu. Akşamleyin kızlar odalarına çekildikten sonra bu fakir ve dışlanmış tüccar, zamansız ölen karısının portresinin karşısında sessizce oturup, altın işlemeli çerçevesi olan beyaz, ruhsuz portreye bakarak cansız gözlerde destek arardı, mezarın öteki tarafından bir yardım beklerdi hep.

Her geçen gün yaşam enerjisi bir zamanlar elinde olan parası gibi azaldı. Cesaretinin yüreğinden yavaş yavaş tükendiğini hissediyordu. Sabahtan akşama titreyen elindeki çantasıyla belki bir iş teklif ederler umuduyla iskelede dolaşıyordu, bazen tüccarların konuşmalarına müdahale etmeye cesaret ederdi, kendi görüşü her zaman herkes için karlı ve işe yarar olurdu.

Her zaman tüccarların biraz arkasında yürür, ayrılmadığı çantasını elinde tutardı. Tüccarlar diğerlerine bakarak daha az kazandıklarını anladıklarında buna asla tahammül edemezlerdi, hepsi çok kızmaya başlar sonra da karşılarındakileri dolandırıcılıkla suçlarlardı, bu dürüst adamı bile. Keyfi yerinde olduğu zamanlarda, tüccarları küçük güzel hikayeleri ile eğlendirirdi, onları bir sonraki gün ona bir iş verirler umuduyla güldürürdü. Ve tüccarlar bu adamı sevdiler işte, diğerleri gibi sinsilik yoktu içinde.

IV

Tüccarlar tasarruf için yeni yollar icat etti. Vergiler, kırtasiye ürünleri ve aracılık için ödeme çıkarmaları zorluk çıkarıyordu. Ve Husep Ağa, kararmış çantasıyla ortalıklarda dolanırken artık içi titriyordu.

– Husep Ağa, bunlar seninle alakalı değil, diyerek sakinleştiriyorlardı tüccarlar onu,

 Sen, bizdensin.

Zavallı adam rahatlayarak bir derin nefes almıştı, ama işler gittikçe azaldı. Günlük kazanç inanılmaz zorlaşmıştı, herkese karşı borçlanıyordu. Giysileri temiz ve titizdi,  görünüşüne bakarak bu kadar zor durumda olduğunu kimse anlamazdı.

O yandan bu yana sallanan çantası artık sadece işe yaramaz bir yük olmuştu. Ama eğer onu bir kenara atıp, tüm umutsuzluğu dünyaya itiraf ederse, bu acımasız dünya onu boş elleriyle görse ne derdi?

O akşam 30 kuruşa küçük bakır saatini sattı ve çantası biraz da olsa dolabildi.

V

Evde eğlenceli ve sevinç hüküm sürüyordu adeta. Bazen kızlar babalarına durumu hakkında sorular sorarlardı, görünüşe göre bir şeyler hissediyorlardı.

– İşler nasıl, baba?

Diye sordu büyük kızı.

– Bu kadar geç kalma

Demişti sarışın, mavi gözlü, annesinin kopyası olan küçük kızı.

Babaları güldü. Hayır, işte her şey yolunda, Tanrı’nın yardımıyla daha da iyi olacak.

– Yarın erken gel de birlikte gezmeye gidelim.

Ve zavallı babaları söz verdi, her şeyi söz verdi.

Siyah taş duvarlara sahip tünellerde arkasından asla beklediğiniz ışığı göremeyeceğiniz güzel bir yol düşünün.

Sabahın çok erken saatlerinde ilk vapurla şehre giderken güçsüz elinle boş çantayı sıkıca tutuyordu, otuz yıldır hiç yettiremediği doyumsuz düşmanını. Ve şimdi ise bu doyumsuz mideyi adeta boğarcasına sıkıyordu ellerinle.

VI

Nasıl oluyor da insanın ekmek almaya parası yetmiyor, ya da vapura binmeye parası olmadığı için olduğu yerde kalakalıyor?

Husep Ağa sokaklarda elinde çantası dolaşırken durmadan kafasında bu soruları döndürüp çözüm bulmaya çalışıyordu. Eve gitmek yerine sokakta dolaşıp duruyordu, ama en azından güzel kızlarıyla birlikteydi. En azından kısa bir anlığına bu küçük evden çıkarıp onları daha büyük güzel bir eve yerleştirip, yeni elbiseler şapkalar almanın, suratlarında göreceği o hayranlığı düşünüp mutlu oluyordu. Hem ne kadar kolay, hem de ne kadar zor bir şeydi bunu yapmak.

Ama sert delikli deriden yapma çantası ellerinde titreyerek onu gerçek hayata geri döndürmüştü.

Sonra geçimi sağlamak için son hileleri başladı. Tamir bahanesiyle o evden eşyaları alıp küçücük bir ücret karşılığında satmaya başladı. Evin ihtiyaçları için tekrar tekrar her gün farklı mağazalara, farklı tüccarlara yakınlaşıp, onlarla dostluklar kurmaya çalıştı, belki ona borç verirlerdi diye. Bütün bunlar, boşunaydı tabi, ama yine de her gün bilinçsiz bir şekilde, nedenini anlamadan gezdiriyordu çantasını yanında.

V

 Bu sabah büyük kızı eline çantayı vermişti.

– Bugün de dünkü gibi et almayı unutma, biraz da bakliyat getir. Bir de peynir al.

Ve aceleyle ondan uzaklaşmaya çalışan babasının ardından hala küçük önemsiz ihtiyaçlarını söyleyip durdu.

Elinde üç madeni onluğu sıkıştırdı, bu para onu şehre götürecekti. Bu gece nasıl geri dönecekti peki? Ve nasılda pişman olmuştu Üsküdar’a yerleştiğine, merkeze yürüyerek gidilmiyordu, eve boş ellerle dönme cesareti de yoktu.

Vapurda ise tanıdıklardan uzak, kenardan dikilen insanların yanında oturdu. Rahatça çantasının yanına oturdu ve dikkatli bir şekilde kıvrımlarını düzeltti. Daha sonra vapurun çıkarttığı sesler tekerlek seslerinin yerini aldı.?Seslere dikkat etmekten zevk alıyordu. O anda kafasında bu sesten başka bir şey yoktu: Kimdi o? Bu vapurda ne arıyordu? Nereye gitmesi gerekiyordu? Bilmiyordu, gerçekten bilmiyordu.

Tüccarlar arasında sadece kasvetli ve acımasız yüzleri gördü. Cesur ol biraz! Kasasını açan ve ya kapatan birine, bu gece çocuklarına yiyecek getireceğine söz verdiğini söyle! Hayır, söyleyemedi işte.

Pazar boyunca dolaştı ve kimseye bir kelime bile etmedi. Dükkanlara biraz baktı. Sonra ise yarım saatini kuyumcuların tezgahlarının önünde, elmasları hayranlıkla izleyerek geçirdi: bunlardan asla kızlarına veremezdi ve sonrasında iki kızının onu beklediğini hatırladı. Saati sordu. Akşam olmuştu,o anda koşmaya başladı ama sonra oyalandı. Ekmeğe ihtiyacı vardı ve onu ilk tanıdığından istemeye hazırdı. Şaşırtıcı bir şekilde o kadar çok tanıdık insan olmasına rağmen, orada hiçbiriyle karşılaşmadı.

Dolaşarak, köprüye ulaştı ve durdu,geçemedi. Bir kuruşu bile yoktu. Tam o sırada, bir şeyin eksik olduğunu hissetti. Ve nedenini buldu-bir yerde çantayı unutmuştu. Çantası için geri döndü, hatta koştu. Ama neden?

 VI

Denizde sırtının üzerinde, tüm bedeni suda olan bir beden çalkalanıyordu. Kocaman açılmış, sanki şaşırmış, hiç kırpılmayan ama gökyüzündeki aya bakan cesur gözleriyle iri yarı bir adamdı bu. O gece ay sanki devasa bir gümüş sikke gibi parlıyordu.

Adamın boynuna sıkıca bağlanmış siyah çantanın bir kısmı hep suyun altında kalıyordu, her seferinde adamın kafasını suya sokuyordu. O anda adamın kafası, kendini çantanın ağırlığından kurtarmaya çalışırcasına kalkıyordu.

Bir gümüş aynaya benzeyen deniz yüzeyinin üzerindeki bu beden ve boynundaki çantayla birlikte uzaktan terk edilmiş bir gemi gibi görünüyordu, hatta iyice uzaktan bir tekne gibi. Suda, hayatta bile olmadıkları şekilde bağlılardı birbirlerine. İçi taşlarla dolu deri çantanın kaderinde artık boş kalmak yoktu. Artık onun yeri kaç yıldır adamın boğulduğu elleri değildi. Hayır. Bu çanta inatçılığı ve insanı çaresizliğe sürükleyen boşluğuyla kuşkusuz sahibinin boynunda bir yüktü bunca zaman. Çantanın gerçek yeri onun boynuydu işte, şimdi olduğu gibi.

Otuz yıldan beri ilk defa gerçek yerini bulmuştu. Ve çanta mutluydu şimdi, denizin her dalgasıyla o sert derisi adamın yüzünü okşuyordu.

1892

Yorumlar

Sonra ne okumalı