Armat - national platforms
Oturum
1

....

2
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için kaydolun
Bizi kendiniz hakkında biraz bilgilendirin
Tamamlandı
Giriş yap
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için oturum açın
Giriş yap
Şifrenizi mi unuttunuz?

Ya da sosyal ağ üzerinden bize katılın

Gönder
Giriş yap
Oturum
“Sonbahar” Özcan Alper - Film İncelemesi
Kültür

“Sonbahar” Özcan Alper - Film İncelemesi

Özcan Alper, Türkiye’nin gerçekliği olan acı sorunları, filmlerinde ince bir ustalıkla işleyebilen az sayıdaki Türk yönetmenlerden biridir.  Hemşinli bir ermeni olarak,  Türkiye’de insanların ses çıkarmamayı alışkanlık haline getirdiği etnik problemlere, o filmlerinde yer veriyor.

Hapishanenin gri demir parmaklıkları Türkiye’nin özgürlüğü için mücadele edenleri tutuyordu içinde. Bunlardan biri de Yusuf’tur, onu cezaevi hastanesine götürüyorlar. Derin bir nefes al. Doktorun sonucu: "ciğerlerinden, neredeyse hiçbir şey kalmadı." Ardından sahne bir yolla değiştirilir: Yusuf evine gönderilir.

Yol kasvetli bir hava ile örtülü, aynı zamanda onu doğa tamamlıyor. Sanki yol, kahramanın ruh halini ve ondaki bilinmezlik perdesine uyum sağlıyordu. Eve gittiğinde ne olacaktı?

Yusuf’un evi, Karadeniz’in kıyısında tablo gibi bir köydeydi. Evler üst kısmı sislerle kaplı yeşil dağ yamaçlarına dağılmıştı adeta. Kırmızı küçük otobüs sahil boyunca hareket ediyordu. Şimdi onlardan birinin eşiğinde. İhtiyar melez, itaatkâr bir şekilde köşede oturur ve onunla karşılaşmamak için başını kaldırmaz. Kapı açılır.

Önümüzde şöyle bir yağlı boya tablosu oluşur: pencerenin kenarında oturup uzaklara bakan yaşlı bir anne. Ortada yanan bir soba. Anne onu aynı anda fark etmiyor. “Anne” diyerek sesleniyor Yusuf. Annesi aniden kalkıp onun boynuna atıyor kendisini. Annesi onu görmeyeli on yıl olmuştu

Kendi topraklarında hiçbir şey değişmemişti ama hayatın hızlı gelip geçiciliği bu sessiz köşeye de dokunmuştu. Yusuf, babasın öldüğünü hapisteyken biliyordu. Kız kardeşi ise evlenip başka bir şehre gitmişti. Sakin arkadaşları aynı kalmıştı, ama o değişmişti.

Her şey geriye döndürülemez bir şekilde değişti. Kahramanın anısında hapishanede yaşadıkları canlanıyor, geceleri kâbuslar görüyor ama aynı hastalığı gibi Yusuf bunların hepsini içinde tutuyordu. Bir saniyelik zayıflığında kendisine izin verdi, hızlıca arabaya bindi ve dağa gitti uçurumun kenarında durup çığlık attı. O hep böyle bağırmak istemişti ama bu çığlığı içinde kendisi gibi kilitli tutmuştu.

Doğa. Bu ortam izleyiciyi kayıtsız bırakamaz. Doğanın içinde birçok ipucu gizlidir. Anlamlı dağ yamaçları, değişen hava, yavaş yavaş solan sonbahar. Kahraman, bunların bir parçası ve bağlantısı oluyor, dağın havasından gelen yaşayan enerjiyi içip, karlara kendisini sarıp uyanmayı deniyor.

Yusuf’un varlığının deniz feneri, yaşlı annesidir. Annesi, eski medeniyeti kendi kişiliğinde somutlaştırıyor ve geleneksel yaşam tarzını sürdürüyor. Türkçe konuşan çevresinde korumayı başarmış olduğu ermeni dilinin eski lehçesinde konuşuyor. Bu kadında belirsiz sebat hissediliyordu. Sanki onda ki his, sosyalist dünya görüşü ve eşitlik mücadelesi için ağır bedel ödeyen oğluna geçmişti.

Kanının sıcak aktığı sosyalist Yusuf’un gençliğinden geriye sadece anıları ve fotoğrafları kalmıştı. Onun yüzünde ki cansız ifade, izleyiciyi en başından beri etkiledi ve izleyici her seferinde onun güç bulup birazcık daha yaşayabilmesini umut etti.

Umut haklıydı. Yusuf’un, seks işçiliği yaparak hayatını kazanmaya çalışan, kendi gibi kayıp olan genç Gürcü Eku’ya olan ilgisini görüyoruz. İki yalnız insanın, zayıf bir irade göstererek basit bir insani mutluluğu yaşaması mümkün müdür?

Filmdeki olaylar, insandaki tüm yaşamı mahveden devlet iktidarının yıkıcı gücünün sonuçlarını konu alıyor. Aşk dramasına, kahramanların içsel durumunu görsel olarak gösteren, öfkeli bir Karadeniz eşlik ediyor ve kelimelerle uzun diyaloglara ihtiyaç hiç hissedilmiyor.

Bütün filme klasik ve etnik melodiler eşlik ediyor, gerçek bir estetik resim yaratıyor, Türkiye'de mevcut olan akut sosyal ve politik problemleri güzel ve örtülü bir şekilde anlatıyor.

Kış geldi. Sandalyede oturan annesi: ”Yusuf hadi birazcık daha oyna…” Yusuf dudaklarını, Hemşin Ermenilerinin geleneksel müzik enstrümanının gaydalarına sıkıştırır ve enstrüman kalıcı melodinin sesini çıkarır. Bu melodinin altında, pencerenin dışında, dağın tepesinde cansız bir beden taşıyan bir insan dizi göreceğiz...

Yorumlar

Sonra ne okumalı