Armat - national platform
Oturum
1

....

2
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için kaydolun
Bizi kendiniz hakkında biraz bilgilendirin
Tamamlandı
Giriş yap
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için oturum açın
Giriş yap
Şifrenizi mi unuttunuz?

Ya da sosyal ağ üzerinden bize katılın

Gönder
Giriş yap
Oturum
Modern Türk Edebiyatı’nda zorla İslam’a yöneltilen Ermeni kadınları
Bellek

Modern Türk Edebiyatı’nda zorla İslam’a yöneltilen Ermeni kadınları

Zorla İslam’a yöneltilen Ermeni kadınlarını anlatan eserlerde en çok, ilerlemiş yaşlardayken bile hem ailesi arasında hem de toplumda büyük saygı duyulduklarının gerçeği dikkat çekiyor. Bütün eserlerde Ermeni kadınlarını akıllı, çalışkan, ve temiz ev kadınları olarak anlatıyorlar. Torunları büyükannelerinden bahsederken bolca övüyorlar. Size çok dikkatimi çeken bir hikâyeyi anlatmak istiyorum.

Resmi pozisyonlardan ayrı bir bakış açısına sahip Türk Yayınevi Peri’nin sahibi Ahmet Önal’ın büyükannesi Fate, kitaplara sınırsız bir aşk beslerdi. Hem bizim ailemizin başıydı, hem de komşu köylerdeki insanlar bile gelip ondan fikir alırdı. Kültürlü bir aileden geldiği hissediliyordu. Çocuklarının eğitimine çok önem verirdi. Bir olayı çok iyi hatırlıyorum. Bir gün okuldan dönerken kitap ve defterlerim çamura düşmüştü. Büyükannem olanı görünce bir hikaye anlatmaya başladı.

“Bizi duvarın dibinde bıraktılar, altın ve paralarımızı toprağa gömdüler, ama kitapları yanımıza aldılar. Kitaplar değerli çünkü. Toprağı terk edebilirim, altın ve paraları kaybedebilirim ama kitaplar her şeyden değerli. İnsan hayatı, paradan daha değerli.”

Belki de büyükannesinin sayesinde Ahmet Önal basın işine girdi.

Hrand Dink de Müslümanlaştırılmış Ermeni kadınlarına duyulan saygıdan ve hepsinin adeta bir efsane olduğundan bahsetmişti zamanında. Kendi evlerinin dervişleri olduklarını söylemişti.

Son zamanlar Yusuf Bağ, Metin Aktaş, Serdar Can gibi Türkçe Ermeni Soykırımı hakkında yazan,  Kürt yazarlarının sayıları çoğaldı. Türkiye’de bunların haricinde Mehdi Zana, İrfan Amida, Hesene Mete gibi Kürt yazarların Ermeniler hakkındaki kitapları satılıyor. Ama Ermeni büyükannelerin çoğunun anne tarafından olması oldukça dikkat çekici. Sanırım bunu ataerkil toplumun içindeki erkeğin rolünün baskın olmasıyla açıklayabiliriz. Çok sayıda kaynak ve araştırmada, Ermeni kadınlarının adı sadece iyi sözlerle; güzel, titiz, hoş sözlü, her zaman yardım etmeye hazır ve toplumun koşulsuz kabul ettiği insanlar olarak anılıyor.

2000’lerin başında Türk edebiyatında, ana kahramanları Müslümanlaştırılmış  Ermeni kadınlar olan kitaplar ortaya çıkıyor. 2001 yılında Kemal Yalçın’ın Almanya’da ortaya “Seninle Güler Yüreğim” adında, ana kahramanı bir Ermeni kadını olan, gerçekleri yansıtan eseri çıktı. Kimliği gizli bir Ermeni kadını, Sultan Bakırçakıl halasının hikayesini anlatıyor: soykırım zamanında gözü önünde bir Kürt kocasını öldürüp, onu ise evlenmek için kaçırıyor. Kocasının katilinden iki oğlu oluyor, ama yaşadığı kabus ömrü boyunca derinliklerinde kalıyor.

“Asla bunu unutmayacağım. Kocamı öldürdüğünü biliyorum. Daha önce nasıl öldürdüğünü gördüm, beni de öldürebilirdi. Ölümden korkup kocamın katilinin karısı oldum. Artık iki oğlumun babası olan adamı asla affetmeyeceğim. Tanrı onu cezalandıracak.”

Bu sahne ailelerinin katilleriyle aynı çatı altında yaşarken ermeni kadınlarının yaşadıkları travma psikolojisi ve içlerindeki acılarla neleri atlattıklarını gösteriyor.

Kemal Yalçın’ın başka bir eseri olan “Sarı Gelin” de ise meşhur Adılman Barsum (Parsam) soyundan gelen güzel Siranuş’u ölümden kurtaran zengin Kürt Nuri’nin hikâyesi ile tanışalım. Kürdün karısı olmadan önce ondan, ailesinden 10 çocuğun kurtarılmasını istiyor, bu şekilde Barsum’ların soyu devam ediyor. Kitapta Siranuş ve Nuri’nin küçük oğlu Mehmet Nuri annesinin hayatının içinde yaşadığı acıları yansıtan bazı yönlerini anlatıyor, anıları yeni hayatında onu rahat bırakmıyorlar.

“Annemin gerçek ismi Siranuş’du. Evlendikten sonra ona Hanım demeye başladılar. Gençten sıkça bana ve abilerime: 'Bari bir kere bana Siranuş diye seslenin, duymak istiyorum' derdi, öyle seslendiğimde ise sarılıp beni durmadan öpüp ağlardı. Küçükken annemin neden ağladığını anlamayıp bende onunla birlikte ağlardım. Bazen annem kuşlarla konuşurdu, dağla, taşlarla, toprakla, çiçeklerle konuşurdu. Konuştuğu dili ben anlayamıyordum. Sorduğumda saçlarımı okşayıp annesinin, babasısın, abilerinin, Ermenilerin dili olduğunu söylerdi. Ermenice benim annemin gözyaşlarının diliydi.”


Başka bir kitabın kahramanı olan Pazarcıkt’an Silva’nın hikayesi,hayatına dair korkunç ayrıntılarla dolu.

“Sınır dışı edilme başladığında evleneli bir yıl olmuştu. 18 yaşındaydım. Kocamı öldürdüler. Kervan, Suriye tarafına ilerlerken şimdiki kocam Hasan beni kaçırıp kendi köyüne getirdi. İlk iş olarak adımı değiştirdi. Adım Silva’ydı. Ama bana 'Bundan sonra senin adın Hacer.' dedi. Hasan beni kervandan kaçırdığında üç aylık hamileydim. Zamanı geldiğinde bir kız çocuğu doğurdum. O zaman Hasan bana 'Kız büyüdüğünde başımıza çok iş açacak. Ya sen onu öldürürsün ya da ben seni öldürürüm.' dedi. Merhamet göstermesi için yalvardım, ama beni dinlemedi. Ölümden çok korkuyordum. Kaçmayı düşündüm, ama kaçacak yer yoktu, kimsem yoktu. Kendi çocuğumu zehirledim. Çok uzun bir süre bebeğin yüzü aklımdan gitmedi. Çok pişman oldum, kendim ölsem daha iyi olacağını düşündüm. Daha sonra Hasan’dan bir erkek çocuğu doğurdum. Ama çocuğu kendi çocuğum gibi bağrıma basamadım, Hasan’ı da kocam olarak kabul edemedim. Kızımı öldürdükten sonra hayatım boyunca anlatılamaz bir şekilde acı çektim.”

Bu tema hakkında Türkiye’de basılan ilk kitap, İrfan Palalı’nın yazdığı “Tehcir Çocukları. Nenem bir Ermeni'ymiş.” Gerçekleri yansıtan eserde ana kahramanların isimleri değiştirilmiş. Kitapta zorla İslam’a yöneltilen Fatma’yla torunu Demir ile arasında olan bağı ve ilerlemiş yaşlarda torununa hayatının sırrını paylaştığını görüyoruz. Yaşına rağmen soykırımdan önce hayatına dair her şeyi hatırlıyor, zorla göç edilmelerini hatırlıyor, kovuldukları yolları, saldırıları, babasını öldürmeleri ve annesinin ölümünü hatırlıyor. Bu anıların hepsi ömrü boyunca onunla yaşamış. Söylediğine göre kervanları ilk önce 80 kişilikmiş.

“Yolun sonunda sadece ben kalmıştım, belki benim gibi bir kaç kız daha vardı.”

İçlerinde babası dahil kervanlarındaki erkekleri nasıl öldürdüklerini hatırlıyor.

“Bir süre sonra bütün erkekleri öldürmüşlerdi. İki tanesini tutarken, üçüncü öldürüyordu. Babamı en son öldürmüşlerdi.”

Diğer kahramanlarda da olduğu gibi, annesiyle ayrıldığını an Fatma’nın zihnine kazınmıştı. Erkekleri öldürdükten sonra kadınları tecavüz etmek için ağaçlara doğru götürmüşlerdi.

“O tarafa doğru gitmeden önce annem gelip kulağıma bir şey söyledi, fısıldadı sanki, tam olarak ne dediğini hatırlamıyorum, ama beni öptüğünü hatırlıyorum. Bu bana verdiği son öpücüğü olmuştu. Ondan sonra annem beni hiç sarılıp öpmedi. Bir sonraki gün soğuktan dondu ve öldü.”


Aslına bakarsanız bütün eserlerde Müslümanlaştırışmış Ermeni kızlarının varlıklı ailelerde, şefkat dolu hayatları olduğunu, sonrasında ise her şeyi tamamen tersine döndüğünü, aşağılanıp ezildiklerini görebilirsiniz. Çocuklukta gördükleri şefkati hatırlıyorlardı, belki de bütün yaşadıklarına, o anılara tutunarak dayanabildiler.

Fatma diğer küçük kızlarla ölümden döndüğünde 5-6 yaşındaydı. Urfa’da Müslüman bir aile hizmetli olarak evine aldı. 12 yaşına geldiğinde, 40 yaşındaki evin beyinin oğlu ile, Derviş’le evlendirdiler. Evlendikten 5 yıl sonra Derviş ölüyor ve Fatma elinde iki çocukla kalıyor. Bir süre sonra kocasının ailesiyle ettiği bir kavgadan dolayı Fatma’yı evden atıyorlar, ama çocuklar evde kaldı. Bu olaydan sonra Fatma hizmetçilik, temizlikçilik gibi işler yaparak hayatta kalmaya çalıştı. Aradan zaman geçiyor, Fatma’yı tekrar eve alıyorlar, uzunca konuştuktan sonra Derviş’in abisi, Fatma’yla evlenmeye karar veriyor. Bu evlilikten Fatma’nın 3 çocuğu doğuyor.

Ama bir süre sonra Fatma’nın ikinci kocası da ölüyor. Elinde 5 çocukla kalıyor. Uzun arayışlardan sonra bir okulda temizlikçi olarak işe giriyor. O zamanlar Fatma’nın, Urfa’daki tek çalışan kadın olması çok ilginç bir gerçek. Fatma’nın zorluklarla ayağa kaldırdığı çocukları milliyetçi oluyorlar ve genelde böyle karışık kanlarda görüldüğü gibi bu gerçek onları bazı aksiyonlara itiyor. Ailesinin gözleri önünde öldürülmeleri hafızasına yer ediyor, bütün hayatı boyunca ölümden korktu. Bu sebepten dolayı hiç cenazelere gitmezdi, çok zor geliyordu Fatma’ya, çok acı veriyordu. Çok basit bir açıklaması vardı.

“Ne zaman birinin ölüm haberini duysam, babamın ölüm anı gözümün önüne geliyor.”

Kadınlar torunlarından birine böylesine bir bağlantı kurmayı, tutunacak bir dala sahip olmak gibi görüyorlardı. Bu bağda Ermeni ailelerinde ortak noktayı görüyorlardı, görmek istiyorlardı. Mesela Fatma en son telefon görüşmesinde torununa onu çok özlediğini olabildiğince hızlı gelmesini, sonunun çok yakın olduğunu ve ölmeden önce son bir kez onu bağrına basmak istediğini söylemişti. Ona “Sen benim hem oğlum, hem de babamsın. Babama çok benziyorsun, ama sen esmersin. Babam çok daha açık, beyaz tenliydi.” dedi.

İrfan Palalı’nın “Taşların Ağıtı” eserinde ise kültür soykırımından, yok edilen Ermeni kiliselerinden ve kitabın ana teması olarak Meryem Ana Kilisesi’nden bahsediyor. Ana kahramanı Vardkes adında, vatanını terk edip İstanbul’a gitmesi gereken bir rahip. Kitapta soykırımdan 40-50 yıl sonra ülkede kalan Ermeni halkının yok edilme korkusuyla zorla İslam’a yöneltilmesinden sadece bir kez söz ediliyor. Kitabın kahramanlarından biri olan şoför

“O kadarını anladık ya buradan gitmek gerek, ya da Müslüman olmak. Peder, sen İstanbul’a inanıyor musun? İnanma. Orda senin ve benim gibilerin canının garantisi yok. En iyisi İslam’ı kabul edip orda kurtul.”

Bu küçük sahneyle yazar Ermeni Soykırımının Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam ettiğinin altını çiziyor, ama kitapta bir daha bundan bahsedilmiyor ve kurgusu daha iyi olmasını dileyeceğiniz cinsten. Bu yüzden bu kitabın üzerinde çok durmanızı tavsiye etmiyoruz.


Toplumda ermeni kadınlarına çekilen ilgide büyük rolü “Anneannem” romanıyla 1950 doğumlu Fethiye Çetin oynadı. Bu konuda yazılmış en etkileyici kitap. Onu diğer romanlardan ayıran farkı ise gerçeklere dayalı ama sahip olması gereken sanatsal düzeyde olması, bunlar eseri sadece verdiği bilgilerle değil aynı zamanda edebiyatta da değerli kılıyor. Bunların haricinde eser Türk edebiyatında Ermeni konusunda daha da derine inmeye cesaretlendirmedi, aynı zamanda toplum ve edebiyatçılar arasında hareketlilik sağladı.


Fethiye Çetin’in mesleği aslında avukatlık, uzun zaman Hrant Dink’in avukatı olarak çalıştı. Solcu bir bakış açısına sahip olmasından dolayı sıkça üzerine gidildi ve 1980 yılındaki askeri darbeden sonra tutuklandı.

25-26 yaşındayken ömrü boyunca bir Müslüman gibi yaşayan anneannesi Seher’in aslında ismi Heranuş Kataryan olan, 1915’de soykırım zamanında bir Türk jandarması tarafından kaçırılıp, evlat edinip ismini Seher koyduğu bir Ermeni olduğunu öğreniyor. 10 yaşındaki Heranuş soykırımın en korkunç zamanlarını atlatmıştı ve gördükleri ömrü boyunca aklından çıkmamasına rağmen, yaşlılığına kadar sır olarak saklamıştı.

Anneannesi torunlarından biri olan Fethiye’ye çok bağlıydı, ama anca 70 yaşındayken ona hayatının en büyük sırrını anlattı. Torunuyla arasındaki yakın ilişkinin bir çok sebebi var aslında, ama İrfan Palalı’nın durumunda da olduğu gibi, kadınlar torunlarında eski ailelerinle olan benzerlikleri görüp bu bağı güçlendirmeye çalışıyorlar bizce. Fethiye’nin anneannesinin söyledikleri bu fikrin kanıtı sayılabilir.

“Sen bize benziyorsun, bizim tarafımıza.”

Fethiye Çetin’in söylediğine göre anneannesinin hafızası oldukça iyiydi, Ermeni ailesini, soykırım zamanında yaşadıklarını anlatırken sürekli travma sonrası strese maruz kalıyordu. Aynı kaderi paylaşan kadınlar da aynı şeyleri yaşıyorlardı.

“Üzerinde çalışmaya başladıktan sonra anneannemle aynı şeyleri yaşayan kadınlar sürekleri kendileriyle kendileri hakkında konuştuklarını fark ettim.”

Bütün bunları gördükten sonra Fethiye Çetin anneannesinin hayatını kaleme alan kitabı yazmaya karar vermiş.

“Anneannem” kitabı Türkiye’de zorla İslam’a yöneltilen Ermeniler arasında büyük heyecan yarattı ve Ermeni Soykırımını gündeme getirdi. Çetin’in dediklerine göre kitap basıldıktan sonra çok kişi gelip ondan özür dilemiş. Bu davranış insanın edebiyat üzerindeki gücünü tekrar gözler önüne serdi. Bilimsel ve politik tartışmalar hiçbir iz bırakmıyorken, edebiyatın ağırlığı başkaydı. Mesela popüler gazetelerin birinde genç Türk yazar Elif Şafak “Anneannem” hakkında yazdığı notlarından birinde “Ben kendi adıma özür diliyorum.” demişti.

Müslümanlaştırılmış Ermeni kadınları hakkındaki bir sonraki kitap ise etnik Kürt Yusuf Bağ’ın yazdığı “Ermeni Kızı” eseriydi. Bu eserde gerçekte yaşananlar kaleme alındı. Kitabın yazarı, en başında bütün bahsi geçen olayların kurgu olmadığını, gerçekte yaşananlar olduğunun altını çiziyor.

Adı Fatma Meryem olarak değiştirildikten sonra yıllarca içinde tuttuğu anılarını ve acısını anlatacak insanı,  ilerlemiş yaşta hikayesinin yazarı olan torunu Yusuf Bağ’a anlattı. Soykırımı küçük yaşta atlatan Meryem memleketi Erzurum’un Karskapı köyünü, kaybettiği mutlu ailesini, anne-babasını ve iki erkek kardeşini oldukça iyi hatırlıyordu.

Yusuf Bağ’ “Fatma kimseyle özelini paylaşmazdı, sadece bana güvenirdi. Ben soru sorduğumda ise hiç cevap vermekten kaçınmaz, mutlaka bir şeyler anlatırdı bana. Ama korkusundan, oldukça ilerlemiş yaşta bile anlattıklarının, o öldükten sonra yayınlanmasını istemişti.”


Ailesinin kaçmaya hazırlanışının anısı hala tazeydi aklında. Soykırım yıllarında Ermenilerin tehlikeyi hissedip, kaçıp, saklanmayı istedikleri zamanlar olmuştu.  Kaçışta zorlanmamak için küçük çocukların tehlikede olmadıklarına karar verip onları bırakmaya karar vermiştiler. Meryem ise bir gece uyandığında evdeki telaştan ailesinin kaçmak üzere olduklarını anlıyor. Gözyaşlarından sonra onu yanlarına almaya karar veriyor ailesi, ama birlikte çocukları bırakma kararı aldıkları köylülerden saklıyorlar Meryem’i. Meryem’in anlattığına göre Ermeni kervanı gündüzleri saklanıp, geceleri yol alıyormuş.

 “Hem devletten, hem de halktan kaçıyorduk.” diyor Meryem. Yolda geçen on beş gün sonra yanlarına aldıkları sular ve yiyecekler bitiyor, ayrıca devleti makamlarda yer alan Kürtler, Ermenilerin kaçtıklarını öğrenip, onları takip etmeye başlıyorlar. Aralarında Meryem’in babası da olan kervanın öncüleri, hem yiyecek içecek aramaya, hem de eğer imkan olursa Kürtler tarafından gelebilecek bir tehlikeyi önceden öğrenmek için yola çıkmaya karar vermişlerdi. Onlar gittikten sonra atların üstünde askerler ve halktan biri gibi giyinmiş insanlar sarıyor kervanın etrafını. Erkeklerin ve tüm kervandakilerin ellerini bağlayıp, dörtlü sıraya sokup yürümelerini emrediyorlar.

Birkaç gün sonra başka yerlerden kaçan Ermenilerin de yakalanıp getirildiği Mardin’deki toplama noktasına ulaşıyorlar. Kamp ortamında korkunç günler geçiyor. Bir sabah askerler 60 kişiyi alıp bilinmeyen bir yere götürüyorlar. Bazıları sonradan onları öldürmeye götürdüklerini öğreniyor. Küçük Meryem’i zihninde ise ailesinin ölüm anı derinlemesine kazınmış. “Akşama doğru küçük bir grup kalmıştı. Bizi ne zaman alacaklarını bekliyorduk. Bilerek gidiyorduk ölüme. Ben o zaman küçüktüm ve çok anlamıyordum, ama kervandakiler onları neyin beklediğini çok iyi biliyordu. Toplama noktasından 500 metre ileri gittik. Korumalar bizi cellatlara verdi. Cellatların ellerinde kılıçlar, kemerlerinin arkasında ise hançerler vardı. Kılıç ve hançerlerdeki kan gözüme batmıştı. Bizim grubu alan cellat kırklı yaşlarda, kısa boylu, kumaş pantolon ve yelek giyen, kalın kara kaşları ve bıyıkları vardı, koyu tenliydi ve kafasında sarık vardı. İşte bu adam annemi ve iki erkek kardeşimi öldürdü.”

 Celladın görünüşü Meryem’in kafasına her ayrıntısıyla kazınıp, ömrü boyunca onu bırakmadı. Hayatı boyunca bu yaşananlar yüzünden ömrü boyunca derinden acı çekti, ama tüm olan biteni çocuklarından dahi sakladı.

“Gözlerimin önünde abilerimin kafalarını kılıçta vücudundan ayırıp çukura attılar. Öldürmeden önce sadece tek bir soru sordular: 'İslam’ı kabul ediyor musun?' Olumsuz cevaptan sonra kılıçlarını kaldırıp korkunç işini yapıyordu- kafaları bir yere, vücutları ayrı yere atıyorlardı. Bütün bunlar olur biterken ben durmadan ağlıyordum, beni annemin kollarından kopardılar. Gözlerimin önünde annemi ve abilerimi öldürdüler. Şoktaydım, ağlıyordum. Ama tek ağlayan ben değildim. Ölümünü bekleyen yüzlerce Ermenilerin içinde bazıları ağlıyordu, bazıları susuyordu. Gözler önünde birilerinin babasını, abisini, sevdiğinin kellesini alıyorlardı. İnsan nasıl ağlamaz, Oğlum?”

Ölüm sahneleri Meryem’in zihninde derin iz bıraktığı ortada ve Meryem bunu çok kez yaşadı. Cellatların işlerini nasıl bir rahatlıkla yaptıkları küçük Meryem’in zihnine yer etmişti. Bu satırlar daha güzel anlatıyor olan biteni.

 “Korkudan şoka girmiştim. Bir atlı bize doğru gelip, çukuru oradaki cellatlara 'Hayırlı işler.' dedikten sonra, cellatların başı İbrahim işini yarıda kesip atlının yanına yanaştı. Oturup muhabbet edip gülüyorlardı, sanki kesilenler sığırdı. Korkusuzsa ve utanmazca yaptıklarını anlatıp gülüyorlardı. Atlının da başka bir çukurda çalışan cellat olduğu ortaya çıktı. Bunların hepsi ağlayıp sonlarını bekleyen küçük çocukların önünde oluyordu. Aralarında konuşurken biri küçük Meryem’i fark edip diğerine 'Bu küçük kız burada ne yapıyor?' Diye sordu. Cellat İbrahim ise 'Salih, eğer istiyorsan al, götür. Evde bunlar gibi çok var bende, istemiyorsan ben alırım.” 'Tamam, çok da güzelmiş kız, ben alıyorum onu'.”

İşte böyle yedi yaşındaki küçük kız cellat Salih’in ellerine düşüyor. Salih onun adını Fatma koyup, İslam’a yöneltiyor. Ama küçük kız gördüklerinden sonra uzun süre boyunca geceleri kabuslar gördü, uyuyamıyordu, dediği gibi ailesinin celladı İbrahim’in suratı kafasından çıkmıyordu hiç. Olaydan yıllar geçtikten sonra bile İbrahim’i tekrar gördüğünde tanıyıp tekrar tekrar yaşadı olan biteni. Yeni travmalarını da önceki gibi yaşadıklarıyla birlikte içinde tutup kimse anlatmadı.

“Elbette kimseye anlatmadım, her şeyi içimde tuttum. Bu sırrı paylaşabileceğim kimse yoktu. Kimseye güvenmiyordum ve kimseye anlatmadım.”

Kitapta Meryem’in acı dolu bir buluşması daha var cellatla. Bir gün komşuların evinde misafir bekleniyor ve masayı hazırlamaya yardım etmesini rica ediyorlar. Komşunun evine geldiğinde ise beklenen misafirin ailesinin celladı İbrahim olduğunu görüyor, çocukluk kabuslarını yeniden yaşıyor.

“Misafirin yüzüne baktığımda, çukurun ucunda dikildiği, konuştuğu zaman anneme bağırdığı an geldi gözümün önüne. Gülerken diğer cellat Salih’le konuştuğu anı,  sigara içerken ise çukurun orda abim Melik’i öldürdüğü, anı hatırladım. Gel de şimdi bu kasaba yemek hazırla.”

Meryem’in anılarını sır olarak tutmasında büyük rolü çevresi oynadı, Ermeni olmak, kibarca söylemek gerekirse onur sayılmazdı ve kendi de dediği gibi

“Kimseye acımı anlatamadım, eğer anlatsaydım Fatma hala Ermeni der, yok ederlerdi beni.”

Hayatının sonlarına doğru  torunu Yusuf'a yaşadığı acılardan bahsederken, travmatik hafızası olan bir kişinin tipik olarak tam destek eksikliğini, çevrenin bu külfetli yükten kurtulmasına yardım edebileceğini anladığını doğrulayan düşüncelerini dile getirdi.

"Biliyor musun Yusuf, oğlum, en büyük acım ne? Bunca yıl sırrımı anlatabileceğim kimse olmadığı için içimde tuttum, böyle bir insan yoktu etrafımda. Unutmaya çalıştım, ama böyle bir şeyi unutmak imkansız”.

Müslümanlaştırılmış Ermeni kadınları hakkında olan kitaplar serisine Gülçiçek Günel Tekin’in birden fazla ermeni kadın hakkında yazdığı “Kara kefen” adlı kitap giriyor. Başlık zaten her şeyi açıklıyor - “Müslümanlaştırılmış ermeni kadınlarının dramı”. Kitapta bahsi geçen bazı hikayeler bu konuya uyuyor. Birkaç tanesinin altını çizmek isterim.

En çok Harberd’in Kulvenk köyünden Varter Tumacanyan’ın hikayesi dikkat çekiyor:

“Soykırımdan hemen önce Varter’in kardeşi ilk önce Rusya’ya, sonra Amerika’ya kaçıyor. Bu zaman zarfında da Varter’in tüm ailesi ve kervanı Hizol nehri kıyısında can veriyor. Sınır dışı edilme sırasında Varter’i Cafer Tan adına Kürt asker kaçırıp hayatını kurtarıyor. Sonrasında ise dinini değiştirip ona Zeynep ismini verip onunla evleniyor. Altını çizmek gerekir ki bir süre sonra soykırımdan önce oldukça iyi bir durumda olan Zeynep’in baba evine yerleşiyorlar. Bahçe ve tarlayla ilgileniyorlar, Tumacanyan ailesinin tek varisi olarak kalıyor. Artık Müslüman olan Varter için baba evine dönüp yaşamak ufak da olsa teselli olmasına rağmen, ona büyük acı veriyor. Bir yandan kaybettiği ailesini hatırlatırken, diğer yandan hasretini dindiriyordu. Sonuç olarak bir gün kızı Şirin Tan’a anlattı: “Tarlanın her yerinde, her ağacın altında, pınarın orda, her derenin orda annemin, babamın, abilerimin izleri vardı. Eve her girerken anne-babamı, abilerimi kafamda canlandırırdım. Onları görüyorum, duyuyorum gibi gelirdi.”


Varter baba evini ve köyünü terk etmesi gerektiğinde ikinci bir travma yaşadı. Diğerleri gibi, kendisiyle aynı kaderi paylaşan ermeni kadınlarıyla bağlantı halindelerdi, eski hayatlarının ve çektikleri acıların anıları onları birleştirmişti. Şirin Tan

“Annem kendisi gibi sonradan Müslüman olmuş ermeni Melek ile yakındı. Bazen konuşurken ağlarlardı. Ama hiç aklıma neden ağladıklarını sormak gelmemişti.”

Varter Tan gizlice eşi ve çocuklarından saklayarak hayatındaki Hristiyan izlerini tutmaya çalıştı. Bunlardan biri de ekmek hamuruna yapılan gizli haç işaretiydi. Bir gün kocası bunu fark edip ona kızdı, dövdü ve

“Ermeni kızı, yıllar geçti hala Ermenilikten kurtulmadın.” dedi.

Yıllar sonra 1955’de ABD’nin Şikago şehrinde yaşayan Varter’in abisi, onun izini sürüp bir mektup yolluyor. Mektup Varter için dünyadaki en önemli şey haline “Anlatılmayan mutluluk pınarı”, onu ailesine bağlayan küçük bir köprü haline gelmişti. Konuşma ilerledikçe abisi onu ölmeden bir kez görüşme umuduyla ABD’ye çağırıp

“Tüm masrafın benden, sen yeter ki gel. Ölmeden bir kez göreyim seni.” diyor.

Ama kocası katiyen karşı çıkıp, Varter’in ABD’ye gitmesini yasaklıyor. Kocası eğer giderse asla Türkiye’ye dönmeyeceğinden korkuyor. Bir süre sonra Varter’in abisi ölüyor ve ailesiyle olan son bağı kopup gidiyor.

Varter’in kendi iç dünyasında yaşadığı bu yalnızlığı, yaşadığı anlaşılmazlık, tutsaklık uzun sürede annelerini anlayamadıkları, onunla vakit geçirip acılarına ortak vermedikleri için çocuklarına acı vermeye başladı. Kızı Şirin “Asla onu anlayamadık. Hiç acısını paylaşmadık. Annem her zaman yalnızdı, kimse neyi olduğunu sormadı ve acısını dindirmeye çalışmadı.” dedi.

Çektiklerinin şahidi çocuklarına ömrünün sonuna doğru söylediği sözdü “Hiç huzurum olmadı, günlerim durmayan acıyla dolu, karanlıktı. Hayatım kapkaraydı. Öldüğüm zaman kefenim kara olsun, mezarımı da yapmayın, toprak düz olsun.” İşte bu kara kefen sadece Varter’in değil, diğer zorla islam’a yöneltilmiş Ermenileri sembole eden kitabın adı oldu.

Kitabın diğer kahramanı ise adı sonradan Melek olan Adjinden Zarure, soykırım sırasında 7-8 yaşındaydı. Katliamın başladığını duyan içlerinde Melek’in ailesi olan köylüler kaçmaya başladılar. Bu sırada Zarure tüm ailesini kaybediyor ve kendi gibi kaçan 3 kişiyle birlikte yola devam ettikten 2-3 gün sonra bir mağarada duruyorlar. Onlara yeni doğmuş bebeğinle birlikte bir Ermeni kadını katılıyor. Biraz zaman geçtikten sonra Kürtler saklandıkları yeri öğrenip onları almaya geliyorlar. Mağarada bebek ölüyor.

Zavallı anneyi ve küçük Zarure’ye Gezben köyünün muhtarı Ethem Özkan evinde sığınak veriyor. Köylüler bir süre sonra askerlere muhtarın evinde Ermenilerin saklandığını söylüyorlar. Köye ulaşan askerler kaçakları vermesini emrediyorlar. Sonunda Ethem Özkan kadını vermek zorunda kalıyor ama çocukların kendi kızları olduğunu söylüyor. Askerler kadını alıp, köyden biraz ilerde öldürüyorlar. Köyün muhtarı Zarure’ye oldukça iyi davranıyor. Birkaç yıl sonra Ördekli köyünden bir Müslümana gelin olarak veriyor, sonrasında 9 tane çocukları oluyor.

1940’lı yılların ortasında Zarure’nin babasının hayatta olduğu, Beyrut’ta yaşadığı ve 30 yıl boyunca kayıp kızını aradığı ortaya çıkıyor. Kızını sınırdaki gümrük görevlilerine sorarken,bir görevlinin Zarure ile aynı köyden olduğu ortaya çıkıyor. Konuştuğu görevlilerden biri ile Zarure’nin  babası arasında konuşma başlıyor, ve babası Zarure’yi Beyrut’a davet ediyor.

O zamanlarda Zarure’nin kocası sağ değildi, çocuklarından birini alıp Beyrut’a doğru yola çıkıyor. Orda tüm ailesinin öldürüldüğünü, bir mucizeyle sadece babasının sağ kaldığını önce Suriye’ye, sonrada yeni bir aile  kurup çocuklarının olduğu Beyrut’a kaçtığını öğreniyor. Babasıyla  görüşmek Zarure’yi cesaretlendirmişti. Benzer kadere sahip kadınların arasında Zarure şanslı sayılıyor, yıllar sonra da olsa ailesinden birini bulup görüşebildi. Bu diğer kadınların hayalini bile kuramadığı bir şeydi.

Katliamdan kurtulan diğer kadının kaderi ise bu kadınlara benzer. Kozluk bölgesinden Pire Hatun için ne kadar iyi yaşasa da hiç mutlu olmadığını söylerlerdi. “Kalbindeki acı, tüm dertleri yüzüne yansımıştı sanki. Yüz hatları yaşadığı acıyla doluydu.” Diğerleri gibi Pire Hatun’da yaşadığı acıyı anlatmamıştı, sadece ölmeden önce ailesinde paylaşmıştı. Sırrını taşıyan torunu Sebahat olmuştu.

“Babaannem Pire Hatun bana çok düşkündü ve beni çok severdi. Ben öksüz büyüdüm, annem ben küçükken öldü sanırım bu yüzden bana ayrı davranıyorlardı. Ben biraz büyüdükten sonra babaannem artık pek sağlıklı değildi ve ebe olarak çalışamıyordu, sonradan görme ve yürüyeme yeteneğini yitirdi. Ona her şeyde yardım etmeye çalışırdım. Bir köşede otururken beni çağırıp yanında oturtup bana başına gelenleri anlatmaya başladı- yaşadıklarını, hasretini ve acısını.”

Pire Hatun evlendikten bir ay sonra genç kocasının, babasının, abilerinin ve neredeyse tüm akrabalarının öldüğü katliam başlamış. Şat köyünden Halil Derviş Pire Hatun’u kaçırıp evleniyor. Diğer Ermeniler gibi o da insanların zihninde temiz, iyi duyarlı bir ev hanımı olarak kaldı, onu ayıran özelliği ise Kozluk’ta ebe olarak çalışıp çocukların dünyaya gelmesine yardım etmesiydi.

“Kara Kefen” kitabında toplanan öyküler, Kürtlerin Ermenilerin katledilmesinde rol oynadıklarını bir kez daha kanıtlıyor. Bu rol öncelik olarak kitabın karakterlerini kaçırarak zorla İslam’ı kabul ettirmeleri olarak ortaya çıktı. Tüm ermeni kadınları hayatlarının sonuna kadar ailelerini, kendileri gibi ermeni kadınlarını arayarak geçirdiler, bulanlara ise şanslı dediler. Bu olgu onların ruhsal dünyalarının önemli bir parçasıydı.

2007 de basılan Filiz Özdem’in  (1965 doğumlu) “Korku Benim Sahibim” kitabında Müslümanlaştıran Ermeni kadını ve oğlunun karmaşık psikolojik sorunları konuşuluyor. Romanda belirtilen olguların belgesel olduğu, ancak benzer çalışmalardan farklı olarak, kahramanların ruhsal dünyasına büyük bir ilgi gösterdiği söylenebilir. Karmaşık hikayelerle dolu kitabın sadece bir  belgesel roman olarak tanımlamak zor. Daha çok güvenilir gerçeklerle dolu psikolojik roman diyebiliriz.


Kitabın ana kahramanı Sude tesadüfen soyunda ermeni kanı olduğu öğrenip, etnik kimliğini aramaya başlar. Bu aramalarının sonucunda bir çok gerçeği öğrenir. Anne tarafından dedesi öldükten sonra, Sude’nin annesi babasının ermeni olduğunu öğrenir, yazar kitapta bu gerçeğin onda bıraktığı olumsuz etkiyi bizlere ustaca yansıtmış.

“Annem ağlayarak odaya girdi, gözlerinin yeşili daha da dikkat çekiyordu. Gözleri sanki yerlerinden düşecek gibiydi. Hepimiz Ermeni’ydik işte. 18 yaşındayım, dedem daha yeni öldü, eğer Ermeni’ysek bunu neden bilmiyorduk? Eğer Ermeni’ysek bunda bu kadar kötü ne vardı?”

Bundan sonra 18 yaşındaki Sude’nin aklında annesinin cevaplandıramadığı sorular oluşuyor. Onun için artık bir şey kesin- dedesi ikili bir hayat yaşıyordu, her birinde farklı bir insan olduğu iç ve dış dünyası vardı. Sude için bir numaralı görev bu ikinci gizli kişiliğini bulmaktı. Sude kendi kimliğini, köklerini aramaya başlıyor ama ailesinin pek de sıcak karşılamaması işini oldukça zorlaştırıyordu.

18 yaşındaki kızın bu ilgisi, anneannesini öfkelendiriyor, onu sertçe yargılayıp hepsinin Türk, Müslüman olduklarını söylüyor. Ama Sude bu hareketini oldukça mantıklı bir şekilde açıklıyor:

“Anne tarafındaki bağlarımızdan biri kopartılmış. Ben bunun hakkında her şeyi bilmek istiyorum. Tabi yıllar önce ölen insanların isimlerini öğrensen ne değişecek gibi düşünebilirsiniz. Ama benim için onlar sadece ölü insanlar değil, onlar benim dedelerim, büyükannelerim.”

Devamı gelecektir.

Ruben Melkonyan, Naira Pogosyan – filoloji bilimi doçentleri.

Yorumlar

Sonra ne okumalı