Armat - national platform
Oturum
1

....

2
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için kaydolun
Bizi kendiniz hakkında biraz bilgilendirin
Tamamlandı
Giriş yap
Fikirlerinizi ve görüşlerinizi paylaşabilmek için oturum açın
Giriş yap
Şifrenizi mi unuttunuz?

Ya da sosyal ağ üzerinden bize katılın

Gönder
Giriş yap
Oturum
Orta doğudan Sovyetler Birliği Ermenistan’ına dönüş yapan Ermeni’nin hatıraları
Bellek

Orta doğudan Sovyetler Birliği Ermenistan’ına dönüş yapan Ermeni’nin hatıraları

Yeğişe Mişikyan 1940’larda Orta Doğu Ermeni topluluklarının Sovyet Ermenistan’a geri dönüş dalgasına katılanlardan biridir. 20. yüzyılın başlarında ailesi bir mucizeyle Osmanlı İmparatorluğu’ndan kaçmış. Kendi özgeçmişinde ailesinin Kutsal topraklarda, Filistin’de nasıl sığınak bulduklarını ve hangi sebepten dolayı Orta doğudan Sovyetler birliğine taşındıklarını anlatıyor. 
Yeğişe Mişikyan’ın anıları değerli babası, kardeşi, dedesi, büyük dedesi hakkında.

Yeğişe’in ailesi Ermeni Soykırımı’ndan kaçarken Türkiye’nin içinden son derece tehlikeli bir yola çıkarak zar zor Akdeniz kıyılarına çıkmışlar, orda Hristiyan bir Arap oraya kadar saklayarak getirdikleri bir kaç altına karşılık aileyi Beyrut limanına götürüyor. Beyrut onların son durağı olması gerekirken, belirli koşullar aileyi vaat edilen topraklara- Filistin’e- götürüyor, sonuç olarak oraya yerleşiyorlar:

Ben Yeğişhe Martirosi Mişikyan, ermeni katliamından sonra ailem diğer mülteciler gibi yakın doğuya yerleşti. Çocukluğum ve gençliğim Filistin’in Yafa Limanı’nda geçti. Ailem bolluk içerisinde yaşadı, iyi bir eğitim aldım ve ermeni topluluğunun içinde yaşadım. O zamanlarımı hayatımın tasasız ve mutlu zamanları olarak adlandırıyorum.

Ama 1947 yılı geldi. Kaos İsrail’de, Filistin’de, Lübnan’da ve Suriye’de. Vatana geri dönüş fikri  insanların kalbinde hemen yerini aldı ve kulaktan kulağa yayıldı. Ermeni aileleri en derin duygularla vatanına hasret duyuyordu. Komünist propagandanın çağrısı yayıldı: Ermeniler,vatanınız Ermenistan’a atalarınızın topraklarına geri dönün.Bir duysanız bu faydalı amaçlar uğruna hangi efsanelerin yayıldığını.“Gelin! Ermenistan cennet gibi bir yerdir.Tavuklar sokaklarda yumurtlar ama yumurtalarını toplayacak kimseler yok.Gelin! Evler bomboş, tarlalar sürülüyor ama hasatı toplayacak kimseler yok!.. Partiye üye olun yoksa çok geç olacak!..”

Dedem Grigor ve babam Martiros ramkavaramlardı yani işçi partisinin üyeleriydiler. Teyzem Veron kocası Manvel’leaktif daşnaklardı yani Ermenistan Devrimci Partisi üyeleriydiler. Ben de bu ruhta yetişiyordum. Teyzemin kocası ve partili arkadaşları bütün bunların bir ajitasyon, yalan olduğunu ve Sovyetlerde savaş sonrası açlığın hüküm sürdüğünü söylüyorlardı. İnsanların sakinleşip göç fikrinden vazgeçmelerini istiyorlardı. Teyzem ve kocası Manvel beni anne babamdan saklamaya çalıştılar. Ama babama ve dedeme anlatmaya çalıştıkları hiçbir şey işe yaramadı, onlar kararlarını vermişlerdi.


1947 yılı, Ekim…

Bir ekim sabahı Yafa’yı endişe ve karışıklık sardı.En küçüğünden en büyüğüne herkes limana, büyük Sovyet gemisi ‘‘Pobeda (Zafer)’’nın demir attığı yere doğru gitmek için acele ediyordu. Tüm Ermeniler toplanmıştı, gemide hiç yer kalmamıştı. Denizciler gemiden denize doğru sözde içinde şeker ve un olduğu söylenen çuvalları atıyordu. Propagandacılar bu durumu halka; Ermenistan’da o kadar çok bunlardan var ki orda bunlara ihtiyacınız hiç olmayacak şeklinde açıklıyordu.

KANDIRILDIK…

İnsanlar sahip oldukları her şeyi satmaya başladılar; evler, dükkanlar, mobilyalar… Kaybettiğimiz her şeyin Ermenistan’da karşılanacağından emindik. Bir de yanımıza çok eşya almamamız gerektiğini düşünmüştük, en gerekli eşyalarımızı almaya çalıştık. Belgelerimizi ve diğer önemli eşyalarımızı yanımıza aldık. Yedi gün verilmişti.23 Ekim 1947 yılıydı, gemi ise ayın otuzunda demir almak zorundaydı. Geç kalanlar <<cennet>> Ermenistan’a ulaşma şansını kaybedecekti.

Yafa’da gerilim arttı; insanlar çok ucuz fiyatlara sahip oldukları her şeyi sattılar. Dokunaklı veda geceleri başladı. Neşe ve üzüntü, kahkaha ve gözyaşı birbirine karıştı. Baba kızından ayrıldı, akraba akrabasından ayrıldı, yakını yakınından ayrıldı. Vedalar o kadar yürek parçalayıcıydı ki sanki bizi savaşa götürüyorlardı. Teyzem Veron beni götüren yük arabasını tutmaya çalıştı sonra acı bir çığlık attı : “Götürmeyin benim Yeğişe’mi!”…Ama faydası olmadı…

İŞTE BU KADAR…

Limanda iğne düşecek yer yoktu. Herkes gemiye doğru hareket etti. Bizim tüm eşyamız nenemden hatıra olan ve bugüne kadar bizim evimizde bulunan çeyiz sandığı ve sandığa halatla bağlanmış bir takım eşyaydı. Gemi kalktı, su bizi karadan ayırdı. Birden geminin siren sesi çaldı. Dünyanın sonu gelmiş gibi bir his oluştu. Sallanan eller, havaya atılan şapkalar, karada bekleyenler insanlar, dizlerinin üstünde çökenler, geminin bir parçasına asılıp duran insanlar, son veda buselerini gönderenler… Gittikçe her şey siste kayboluyordu, sadece Akdeniz’in sonsuz denizi kalmıştı. Üç saat sonra gemi Hayfa şehrinde demir attı. Karantina olduğunu söylediler. Çadırlarda bir hafta beklememiz gerekiyordu. Bir düşünsenize: yabancı bir şehir, kamp, etrafınızı çevreleyen dikenli teller. Bu bizim ilk hayal kırıklığımız olmuştu. Bu adımı atmamızda ne etkili olmuştu ?!.. Üç gün yanımıza yol için aldığımız yiyeceklerimizi yemeye çalıştık. Karantinanın neden olduğunu kimse bilmiyordu ve hiçbir tıbbi kontrolde yapılmadı.


BELİRSİZLİK

Kamp alanından çıkma hakkımız yoktu dışarıdan yardım beklemek ise faydasızdı. Açlık ve susuzluk dayanılmaz bir hal almıştı, görünen o ki cezaevi rejiminde çalışan bir kamptı burası. Üçüncü gün bize yemek vermeye başladılar; su ve sıvı çorba. Ama nasıl bir çorba… Kaynamış suda kırmızı patates parçaları ve birkaç tane bezelye. Beşinci gün çadırlar söküldü ve bizi bir sürüymüşüz gibi gemiye doğru götürdüler. Geceydi. Güneşin doğması ile kendimizi Beyrut limanında bulduk. Nasıl olduysa buradan bir grup daha göçmen alınması gerekiyormuş. Onlar üç gün limanda bekletilmiştiler. Ama gemideki yer hepimize yetmedi. Fazla olan insanları çıkardılar ve onlar için başka bir geminin geleceğine söz verdiler. Geminin bir kamarasında iki aile bulunuyordu, daha fazla yer yoktu. Düşünün bir bölüm insan içeride, bir bölüm insan dışarıdaydı. Gökyüzünün altında ekim ayında güvertede uyudu insanlar.

Gemi dalgaların arasında sakince süzülüyordu.Bazen geminin sireni sessizliği bozuyordu ve gecenin boşluğunda kayboluyordu. Sabah İstanbul Boğazı’ndan geçeceğimizi bildirdiler. Alacakaranlıktı. Tekne ışıkları ve minareleri biraz görebildik.

Marmara Denizi’ne girdik ve bir saat sonra Çanakkale’ye yaklaştık. Hava sahildeki türklerin, şehirde ki otomobillerin ve pazarcıların çıkardığı gürültü  ile doluydu. Karadeniz’e yaklaştığımızda güneş doğdu. Büyük gemimiz durmadan sallanıyordu ve oraya buraya sürükleniyordu. İnsanların çoğu bu koşullara alışık değildi ve mide bulantısından baş dönmesinden bıkmışlardı, panik halinde bir o tarafa bir bu tarafa koşuyorlardı yardım istiyorlardı. Ama kim onlara yardım edecekti ? Çevrelerindeki kimsenin umurlarında değildiler. Üç gündür aynı yemek, aynı ekmek ve aynı çayla biraz şeker. Lanetler ve şikayetler döküldü. Ama dinleyen biri yoksa kime şikayet edeceksin ?

Yedinci gün gemi Batum Limanı’na demir attı. Her aileden bir kişinin limana inmesine karar verildi. Ben 17-18 yaşındaydım. İndim! Çevredeki herkes Rusça konuşuyordu, bizim için yabancı olan bir dilde. Sahilde zengin bir Pazar bulunuyordu. İnsanlar ellerindeki eşyalar ile yiyecekleri değiştirmeye çalışıyordu. Yiyecek stoklamak dışında hiçbir şey düşünmüyorlardı. Ben gözlüğümü, kalemimi ve kolumdaki saatimi verdim. Ruslar eşyalarımdan dolayı baya mutlu görünüyorlardı, bende gemiye dönerken elimde büyük miktar yiyeceği aileme götürmenin keyfini yaşıyordum.

İki gün daha geçti. Hala belirsizlik. Üçüncü gün bize gemiyi terk etmeye hazır olmamız gerektiğini söylediler. Herkes yiyeceklerinden arta kalanları toplamaya başladı. Sonunda karaya iniyoruz! Bizi yük trenine götürdüler, askerler insanları kaldırıp her vagona iki üç aile sığacak şekilde yerleştirdiler. Ve işte trenin sireni çaldı, kapılar yüksek bir gürültü ile kapandı. Tren hareket etmeye başladı. Herkes susuyordu.

Yeniden belirsizlik durumu, gene şikayetler, inlemeler… Kasım ayıydı, vagonun deliklerinden soğuk bir rüzgar esti. Biz birbirimize doğru sıkıca yanaştık ve ne bulabildiysek üzerimize örtmeye çalıştık. Ararat vadisine yaklaştığımızı söylediklerinde akşam olmuştu. İki üç saat sonra tren kendi sığınağını ve bizim için yabancı olan istasyonu buldu. Kasvetli bir ayaz vardı, soğuk kemiklerimize kadar hissediliyordu.

Sonunda trenin kapıları açıldı ve sabah bizleri yakındaki köylere dağıtacaklarını söylediler. Aç ve üşümüş olan bizler yavaşça vagondan çıktık. Babam ve berber Yervand tüm vagonların çevresinde dolaştı ve içi pancar yüklü bir vagon buldular. Hemen yakacak odun ve çalı çırpı bulup pancarları ateşe attılar. Diğer vagondaki yolcularda bizim yaptığımızı yaptı. Böylece yarısı pişmiş pancarlar o gün insanların doymasını sağladı. İki gün Ararat istasyonunda bekledik hiç kimse yoktu ve kimse ilgilenmedi bizimle, kelimenin tam anlamıyla kimseye lazım olmayan öksüzler gibiydik. Üçüncü gün önemli kişiler geldi, birbirlerine ‘’yoldaş’’ diye hitap ediyorlardı. Kurbanlık koyunlar gibi neye karar verecekler diye onları izliyorduk. İki saat sonra aralarında anlaşıp   bizi gruplara ayırdılar. İçimizde şoförler, berberler, ayakkabı ustaları, ekmek ustaları ve bakıcılar vardı. Araba kafilesi ve at arabaları bize  doğru gelirken güneş ufuk çizgisinden kayboluyordu.

Biz köye varana kadar yorucu beş saat geçti. Bizi karşılayan kadınları görünce şok olduk. Kadınların üstlerinde paçavra kıyafetler ayaklarında çarıklar vardı. Bizim grubumuz on üç aileden oluşuyordu, bizleri yerin içine doğru yapılmış olan evlere yerleştirdiler. ‘’Evin’’ zemini eskimiş kırık tahtalarla örtülüydü. İçeride yalnızca bir gaz lambası yanıyordu. Yaşlı ve çocuk herkes soğuktan titriyordu. Rüzgar pencerenin çatlaklarından bize doğru esiyordu. Sabırsızlıkla sabahı bekledik.

Sonunda güneş doğdu. nerede olduğumuzu anlamak için birbirimize geçit vermeden dışarı çıkmaya çalıştık. Gördüğümüz şey ise tozlu çukurlu yollar, küçük toprak evler ve yoksulluktu. Şaşkın ne yapacağımızı bilmez bir halde kalakaldık.

Bir süre sonra bizi köyün merkezindeki bir türk kadınının kilerine yerleştirdiler. Günün sonunda tandır ekmeği ve iki parça şeker verdiler. Kapının girişinde ateş yaktık küçük bir kazanın içinde su kaynattık ve bunun çay olduğunu hayal edip içtik. Nenemin gözleri endişelenmekten ve sürekli düşünmekten kör olmuş gibiydi. Çocuklar ishal olmaya başladı. Düz olmayan ve böceklerle dolu olan zeminde yatmaktan mahvolan vücudumuz kaşınmaktan kıpkırmızı olmuştu. Sabah gelip bizlere iki parça şeker ve ekmek hak etmemiz için pamuk tarlasına gidip pamuk toplamamız gerektiğini söylediler.

Bu şekilde iki hafta geçti. Babamın şoför olduğunu öğrendiklerinden sonra onu alıp çok da uzak olmayan Vedi şehrine götürüp komite yöneticilerinden Mamedov ile tanıştırdılar. Sonra  babam komite başkanının özel şoförlüğünü yapmaya başladı. Yavaş yavaş daha iyi günler yaşamaya başladık. Bize yiyecek alabilmemiz için kuponlar verdiler. Hepimize her gün 200 gram ekmek, bir tavuk yumurtası ve iki parça şeker düşüyordu. Ekmek çamur rengindeydi ve nemliydi, çamur tadı geliyordu.

Bir ay daha geçti. Biz hep birlikte ahırda yaşadık. Kasım ayında Azerbaycan Türklerinin Azerbaycan’a gönderilecekleri fısıltısı yayıldı her yere. Bir hafta içinde köy ıssızlaştı. Bizim yaşadığımız ahırın karşısında kolhozun başkanı Bilal yaşıyordu. Bilal bir halı karşılığında dedeme evini verdi. Bu ev köyde ki yaşanılabilecek en iyi evdi. Kerpiçten tuğlalar ve meyve ağaçları evi çevreliyordu. Babam şoförlük yapmaya devam ediyordu ve iyi kötü evi geçindiriyordu. türk ve ermeni çocuklarının gittiği, yedinci sınıfa kadar eğitim veren bir okul vardı köyde. türk öğrenciler daha çoktu. Okul müdürü azeriydi başöğretmen ise ermeniydi.

Bu şekilde geçen zorluklar ve mahrumiyetlerle ben ve ailem kendi yerimizi ve işimizi bulduk. Ben artık 90 yaşındayım. Büyük bir ailem var ve hala Ararat vadisinde Gorovan köyünde yaşıyorum, kaderimizin memleket olarak seçtiği yerde.

Yeğişe Mişikyan benim büyük büyükbabamdı. Zor, ama dolu dolu ilginç bir hayat yaşadı. İngilizce öğretmeni olarak çalışırdı ve uzun yıllar boyunca, iyice yaşlanana kadar öğrencileri vardı. Başına gelenleri hikayesini ve anılarını evde sakladığı kağıtlara yazardı.” Yaşamının sonuna doğru gelirken ailesi bu notlardan ilerde bir aile yadigarı olacak özgeçmişi oluşturmaya karar verdiler. Acaba ailenin kaderi SSCB’ye dönmeseydi ne olurdu. “Evet dedem ve ailesi bir çok kısıtlanma yaşadı, ama yaptıkları fedakarlıklar sayesinde ailenin bir çok nesli Ermeni toprağında doğup büyüdüler ve şu anda büyük, o değerlerle birleşmiş aileleri oluşturuyorlar. Her toplanmalarında kadehi kaldırıp: “Ölümümden sonra sakın ayrılmayın, birbirinizi kaybetmeyin. Unutmayın, kan- su değildir!” dedeciğim, hatırlıyoruz! Huzur içinde yat.


Yorumlar

Sonra ne okumalı